|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
gazetecisi'ni seçseydi?.. Yayınlandığında, "İşte yılın haberi… Bundan sonra onunla yarışacak bir haber herhalde çıkmaz" dedirten o müstesna haberlerden birinin sahibi olarak Necdet Açan'ı şimdiden yılın gazetecisi ilan edebiliriz… Peki, "Sosyetik fişleme"yi hazırlayanlar "yılın gazetecisi"ni seçseydi? Orada da durum kesin gibi… Hürriyet'ten Yalçın Bayer…
Kara Kuvvetleri Komutanlığı'nın "izleme-fişleme" yönergesinin Hürriyet'in manşetinde fâş edilmesinin ardından şimdiye dek benzerine pek rastlamadığımız bir "kınama koalisyonu" oluştu basında… Aslında bir yanıyla yadırganacak bir durum: İsmet Berkan'ın yazdığı gibi (Radikal, 13 Mart) "Fişleme, yönergenin baş kısmında olduğu gibi sadece bölücü terör örgütü ve irticai kesimlere karşı yapılacak olsaydı da yine yasadışı, yine demokrasi dışı olurdu" ama o zaman da ne olurdu? Yönergeyi "İkinci Cumhuriyetçiler, AB'ciler, ver-kurtulcular, dinci basın" eleştirir, "Ulusalcılar, Atatürkçüler, Kıbrıs'ı sattırmayız'cılar" ya susar ya da "devletin kendini koruma refleksi" çerçevesinde yazılar kaleme alırlardı… Fakat bu kez ortaya dökülen malzeme öylesine tuhaftı ki, ikinci kesimde yer alan köşe yazarları dahi "yönerge"ye verip veriştirmekten geri durmadılar… En "uç"ta yer alan iki yazarla yetinelim… Cumhuriyet'ten Hikmet Çetinkaya ve İlhan Selçuk… Bakın, adları Cumhuriyet'le özdeşleşmiş bu iki yazarımız 13 Mart'ta neler yazdılar?
'MİZAH BELGESİ'
Hikmet Çetinkaya: "(…) Kimilerine göre 'anayasayı' ve 'hukuk'u çiğnemek 'yurtseverlik' oluyor… Bu aslında 'yurtseverlik' değil 'kör milliyetçilik'tir!.. Yasaları çiğneyip yurtseverlik taslayanların 'Susurluk kazası'yla ortaya çıktığında, çıkar ilişkilerinin kan gölünde nasıl palazlandığına tanık olduğumuzu sanırım unutmadık. (…) Türkiye'de yaşayan insanların yüzde 70'i AB'den yana tavır alırken milyonlarca kişinin –sivil-asker-bürokrat da içinde- fişlenmesi niye? (…) Ben on yedi yaşında fişlendim, şimdi Türkiye'nin ödünsüz AB'ye girmesini, çıkarılan demokratik yasaların AB için değil Türkiye'de yaşayan insanlar için olmasını istiyorum…" İlhan Selçuk: "(…) Doğru mu?.. Genelkurmay Başkanı diyor ki: -Doğru, ama, bakılacak!.. Bilmem ki nesine bakılacak?.. Askerin içinden gerçeklere bu kadar uzak sorumlular da demek ki çıkabiliyor. (…) Hürriyet gazetesinin verdiği haber bana göre bir mizah belgeseli. Ordu'ya yakışmıyor!.. Ordu gözbebeğimizdir…"
VE YALÇIN BAYER…
Görebildiğimiz kadarıyla köşe yazarları arasında olsun, televizyonların haber bültenlerinde kendilerine bağlanılan uzmanlar arasında olsun bu "mizah belgesi"ne "olabilir, fazla büyütülmesin" tarzında yaklaşan yoktu… Biz, bir gazeteci-yazar hariç hiç böyle birine rastlamadık. O gazeteci-yazar da Hürriyet'te "Yeter, söz milletin" köşesini hazırlayan Yalçın Bayer'di… Bayer'in konuya yaklaşamını ilk olarak haberin Hürriyet'te yayımlandığı 10 Mart akşamı, CNN Türk'teki, Tayfun Ertan'ın hazırlayıp sunduğu "Baş Sayfa" programında öğrenmek fırsatı bulduk. Programda dört Hürriyet yazarından Enis Berberoğlu ve Cüneyt Ülsever çok net ifadelerle "yönerge"yi eleştirdiler. Özdemir İnce biraz kenarından köşesinden dolaşarak da olsa benzer bir tavır aldı. Dördüncü yazar Yalçın Bayer'in konuşması ise "not alınması" gereken türdendi, biz de öyle yaptık. Bayer şöyle şeyler söyledi konuşmasında: "Valiler, iktidar partisinin yandaşlarına karşı soruşturma yürütemiyor, onlar açıkça korunuyor. E, birileri de bu kadar dağınıklıkta bir şey yapma ihtiyacı duymuş demek ki.." "Demek ki ortada hassas bir durum var. Bilmiyorum, belki de Meclis'te yasalaşmayı bekleyen Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısı'nın geri çekilmesi gerekecek…" Yalçın Bayer ilk turda böyle şeyler söyledikten sonra, ikinci turda, savunduğu şeyin tuhaflığı üzerine konuşan konuşmacıların da etkisiyle olsa gerek, "yönerge"nin bir "tertip" (aynen bu kelimeyi kullandı) olabileceğinden söz etti. Bayer, "tertip" ihtimalini öne sürerken Genelkurmay'ın "doğrulama"sından haberdardı, programda o da konuşuldu, bu durumda nasıl böyle bir ihtimalden söz edebildi, doğrusu bunun cevabını bugüne kadar biz bulamadık… KONU 'YETER SÖZ MİLLETİN'DE… Yalçın Bayer sonraki iki gün köşesinde bu meseleye hiç değinmedi. Biz bunu, savunduğu şeyin savunulacak yanının olmadığını; televizyondaki, hadi o ünlü klişeyle söyleyelim, "talihsiz, amacını aşan" sözlerinden vaz geçtiğine yorumladık. Fakat dünkü Hürriyet'i görünce anladık ki fena yanılmışız. Bayer, köşesi için kendisine gelen mektuplardan "ne var bunda?" diyen birini seçmişti bu kez. Yazan da "Eski milletvekili Sühan Özkan"dı… Yalçın Bayer'in "Kim kimi neden fişliyor?" başlığını uygun gördüğü mektuptan birkaç satır: "(…) Kara Kuvvetleri Komutanlığı'nın gönderdiği yazının sıradan bir bilgi toplama faaliyeti olarak kabul edilmesi gerekir. Sayılan kişi ve kurumların çeşitlilik arz etmesi, hepsinin potansiyel tehlikeli kişi ve kurum olarak kabul edildikleri anlamına gelmez. (…) Kıbrıs'ta 'al-ver'lere girişildiği, Kuzey Irak'ta Türkiye'nin bütün hassasiyetlerinin geçici anayasa ile ortadan kaldırıldığı bu konjonktürde mal bulmuş mağribi gibi Silahlı Kuvvetler'e en acımasız eleştirilerin, 'tatlı su AB'cileri'nden ve 'ABD muhipleri'nden gelmesi de ayrıca calibi dikkattir…" Şimdi soruyoruz, cevap verin, "'Fişlemeciler' yılın gazetecisini seçseydi, Yalçın Bayer'den başka birinin seçilmesi "hakkaniyetli" olur muydu? Laf aramızda, "millet"in neredeyse tamamını "potansiyel tehlike" olarak gören bir "yönerge"de meşruiyet arayışına giren tek gazetecinin sütununun "Yeter söz milletin" başlığını taşıması da az ironi değil yani… (A.G.)
İki kişi öldü ama sadece birinin ölümü haber! Sabah'ta (13 Mart) bir birinci sayfa haberi… İlk okuyuşta dikkati çeken bilgiler şöyle: Başlık: "HAYALLERİNİ DE BİRLİKTE GÖTÜRDÜ…" Alt başlık: "Polislere karate öğretti…" Fotoğrafaltı (fotoğrafta, başlıktan öldüğünü anladığımız genç kadın görülüyor): "GÖZ GÖRE GÖRE YANDI… Münevver Yeşiller'i yanan arabadan kimse kurtaramadı. Çevredeki araçlarda ya yangın söndürme tüpü yoktu ya da çalışmıyordu…" Haberin 25. sayfadaki "devam" bölümü… Oradaki "görünen" bilgiler de şöyle: Başlık: "ALEVLER UMUT DOLU BİR HAYATI YUTTU…"
Alt başlık: "Alman Filolojisi'ni bitirdi, karatede kara kuşak aldı ve bir tekstil atölyesi kurmak üzereydi… Ancak bütün bu hayalleri kül olup gitti…" Fotoğrafaltı (fotoğrafta, genç kadının bir başka fotoğrafı görülüyor): "5 DAKİKA BOYUNCA KORNAYA BASTI…" Ayni haberin Hürriyet versiyonu: Başlık: "ALEVLERE KURBAN GİDEN BİR HAYAT…" Fotoğrafaltı (fotoğrafta ne olduğunu artık biliyorsunuz): "MÜNEVVER YEŞİLLER 34 YILI DOLU DOLU YAŞADI…" Aynı kazada, Münevver Yeşiller'le birlikte arabada bulunan bir başka kişinin daha öldüğünü ancak iki gazetenin haberlerinin "büyük harfler"le sunulan bölümlerini geçtikten sonra öğrenebiliyoruz: Sabah: "İstanbul'da aşırı sürat sonucu takla atıp alev alan otomobilde, mali müşavir İlhan Yıldırım ile birlikte yanarak ölen Münevver Yeşiller dün toprağa verildi…" (Sabah'ın, Yeşiller'in öyküsüyle sürüp giden haberinin sonunda, Yıldırım'ın da aynı gün bir başka mezarlıkta toprağa verildiğini öğreniyoruz.) Hürriyet: "Çağlayan'da önceki gün sabaha karşı 04.30'da refüje çarparak ters dönen otomobilin içinde Mali Müşavir İlhan Yıldırım ile birlikte yanarak can veren 34 yaşındaki Münevver Yeşiller…" Ne kadar tuhaf bir haber sunumu… Ölenlerden biri kamuoyunun yakından tanıdığı, dolayısıyla ölümünün öne çıkarılması yadırganmayacak biri değil… Peki bu durumda ölenlerden biri neden neredeyse yok sayılmaktadır? Sabah'ın dediği gibi "güzelliğiyle dikkat çektiği" için mi? Yoksa Hürriyet'in dediği gibi "başarılarla dolu bir hayat hikâyesi olduğu" için mi? Muhtemelen ikisi birden… "Başarılarla dolu hayat hikâyeleri"nin sahipleri çoğunlukla erkektir. Nadiren kadınlardan da böyleleri çıkarsa, o "haber"dir zaten… Belli ki aynı kazada ölen erkeğin dramatik bir öyküsü yok. O zaman da onu görmeyiveririz.. Medyanın "hikâyesi olan"ları nasıl öne çıkardığını biliyoruz, ama "herşeyin eşitlendiği" bir ölüm haberini verirken, hiç değilse başlıkta iki ölüme eşit muamele yapılsa daha doğru olmaz mıydı? (A.G.)
İki Mehmet Yılmaz… Cumhurbaşkanı A. Necdet Sezer'in 23 Nisan (2003) resepsiyonuna türbanlı milletvekili eşlerini davet etmemesi üzerine Milliyet gazetesi genel yayın yönetmeni Mehmet Yılmaz'ın yazdığı yazının tümünü Kronik Medya'da yayımlamıştık. "Türbanlı kadın sadece evinde mi oturmalı?" başlıklı yazıyı eminiz, çoğunuz hatırlıyorsunuzdur… Biz o günden sonra, Milliyet'in haber sayfalarında yer alan manipülatif türban haberlerini sık sık bu yazıyla karşılaştırıp "Milliyet'i kim yapıyor?" türünden sorular sorduk. Şimdi, yani Mehmet Yılmaz'ın "Kafayı türbana takanlardanım.. Neden mi?" başlıklı yazısını (9 Mart) okuduktan sonra, sorduğumuz o sorunun ne kadar safça olduğunu anlıyoruz artık… Meğer, Milliyet'teki o başlıkları atanlar, yayın yönetmenlerinin o ses getiren yazısının "bir anlık", "konjonktürel" olduğu bilgisine sahipmiş… Aşağıda iki yazıdan alıntılar bulacaksınız… Bakalım siz de bizim kadar şaşıracak mısınız:
Türbanlı kadın sadece
evinde mi oturmalı?
Bu kişilerin protesto ettiği şey nedir? Hiçbir resmi sıfatı ve görevi olmayan bir hanımın türban takması.. Bu suç mu? Değil. Genel ahlaka aykırı bir durum mu? Değil. O zaman hiçbir resmi sıfatı olmayan bir hanımın taktığı türban nedeniyle TBMM'nin kuruluş yıldönümünü bir protesto gösterisine çevirmenin anlamı ne? Bunun açık bir bölücülük ve ayrımcılık olduğunu düşünüyorum. Şu ya da bu nedenle türban takan kadınların toplumsal yaşamdan tümüyle dışlanmalarına yönelik, açık bir ayrımcılık! Gerçek bir cumhuriyetçinin, kadınların toplumsal yaşamdan dışlanmaları sonucunu doğurucak herhangi bir eylemin içinde olmaması gerekiyor. Laik cumhuriyeti korumanın yolu bu değil. Günümüzün bireysel özgürlükleri her şeyin üstünde tutan modern devlet anlayışı da bu düşünceyle örtüşmüyor. İstenilen şey nedir? Türban takan kadınların sadece evlerinde oturup, ev işleriyle meşgul olmaları mı? Bu aynı zamanda bağnaz İslamcı çevrelerin de görüşü değil mi? Kadının yerini sadece evinin içinde tarif eden, "harem"den dışarı çıkmasına izin vermeyen bağnaz İslamcılar da kadının toplumsal yaşamdan dışlanmasını savunmuyor mu? Gerçek cumhuriyetçi ve Atatürkçü tavır, bu özleme karşı çıkmaktır. Gerçek Atatürkçü tavır, türbanlısıyla türbansızıyla kadına ikinci sınıf insan muamelesi yapmamak, onun toplumsal yaşamın her alanında erkeklerle eşit olarak yer alabilmesini savunmaktır. Bu akşamki davete eşlerini evde bırakarak gitmeyi planlayanlar, kimin amacına hizmet edeceklerini bir kez daha iyice düşünmeliler.
Kafayı türbana
takanlardanım… Neden mi?
Dünya Kadınlar Günü kutlamaları Türkiye'de beklendiği gibi yine "türban" tartışmaları etrafında yoğunluk kazandı. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, "türban"ın demokratik bir hak olarak savunulmasının aslında demokratik açılımlara karşı bir tutum olduğunu vurguladı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da tam tersini, "türban yasağının bir tür cinsel ayrımcılık olduğunu" söyledi. (...) Milli Eğitim Bakanı da bu kervana Viyana'dan katıldı. "Türkiye'de türban takanlar ve kafayı türbana takanlar var" dedi.. Ben Milli Eğitim Bakanı'nın tarif ettiği ikinci gruptayım. "Kafayı türbana takmış" olmamın nedeni, bazıları gibi türbanı laik düzen için bir tehdit olarak görmemden kaynaklanmıyor. Ama başka bazıları gibi "türban"ı kadının toplumsal yaşama katılması için kaçınılmaz masum bir aksesuar olarak da görmüyorum. Benim türbana kafayı takmış olmamın nedeni, türbanı cinsiyet ayrımcılığının bir sembolü olarak görmemden kaynaklanıyor. Türbanı, toplumsal cinsiyet ayrımcılığının güçlü bir sembolü olarak görüyorum. Kadını toplumsal yaşamın dışında tutmaya çalışan bir yaklaşımın elle tutulur, gözle görülür bir örneği olduğu için türbana karşıyım.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |