AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ

Y A Z A R L A R
Takdir ve keyfîlik

Bir insana bir hakkın kullanılması hususunda takdir yetkisi tanınmış olması, bir bakışta sanılabilir ki, o kimse, o yetkisini keyfinin dilediğince tasarruf edebilir. Hayır, durum böyle değildir. Bir kimseye belirli bir hususta takdir yetkisi tanınmış olması, o kimsenin o yetkiyi keyfinin istediği gibi kullanabileceği anlamını taşımıyor. Takdir yetkisinin kullanılması, her halükârda, akla uygun gerekçelerle temellendirilmek gerekiyor. Takdir yetkisini kullanan kişi "canım öyle istedi, öyle yaptım" veya "öyle gerek gördüm, öyle yaptım" diyerek işin içinden sıyrılamaz. Bu durumda, kendisine tanınmış olan bir hakkın kullanılması hususunda iyi niyet kurallarına riayet edilmediği ortaya çıkabilir. Oysa iyi niyet asıldır. Bu demektir ki, bir kimse bir hakkı kullanırken, iyi niyet esasına istinat ederek hareket eder. İyi niyetin mevcut olmadığını kanıtlamanın iddia edene yükletilmiş olması, medeni ilişkilerde kişilerin işlemlerini yapmaları hususunda karşılaşmaları muhtemel güçlüklerin bertaraf edilmesine yönelik bir uygulamadır. Yoksa bu, iyi niyetin aranmayacağı anlamına gelmez. Tam tersine iyi niyetin asıl olduğunun bir kez daha vurgulanmış olmasına delalet eder. Hele durum, kamuya ilişkin bir hakkın veya bir yetkinin kullanılması hususunu ilgilendiriyorsa, burada da takdir hakkının kullanılması iyi niyet esasına dayandırılmalıdır. Kendisine takdir hakkı tanınmış olan kişi veya merci, bu hakkını kullanırken "yasa veya anayasa bana takdir hakkı vermiştir, ben de böyle takdir ettim" diyerek keyfî kararına meşruiyet zemini açamaz.

Takdir hakkının kullanılmasının keyfî olmayacağı hususu en açık biçimde Medenî Kanun'da dile getirilmiştir. MK'nun 4. maddesi şöyle diyor: "Kanunun takdir hakkı verdiği hususlarda (…) hakim, hak ve nısfetle (insaf ölçüleriyle) hükmeder." Aynı kanunun 1. maddesi ise, hakkında kanunî hüküm bulunmayan meselede hakimin örf ve âdete göre, örf ve âdet de yoksa kendisi kanun koyucu olsaydı bu meseleye dair nasıl bir hüküm koyacak idiyse ona göre hükmeder, dedikten sonra; hakimin hükümlerinde ilmî içtihatlardan ve yargı kararlarından istifade edeceğini, bildiriyor.

Denebilir ki, bu hususlar, Medeni Kanunla ilgili ve o meselelerde hakimin takdir hakkının nasıl kullanılacağına ilişkin düzenlemelerdir. Fakat burada, aynı zamanda hukukun temel bir ilkesi de dile getirilmektedir. O ilke, takdir hakkının keyfî biçimde kullanılamayacağına ilişkin olarak getirilen düzenlemedir. Kamu hukukunda da, duruma aynen riayet edilmesi gerekmektedir. Aslında bu ilke Medenî Kanun içinde düzenlenmiş olmakla birlikte hakimin takdir hakkının (başka bir görüngüden bakıldıkta kendisine tanınmış olan bir yetkinin) kullanılması hususu, doğrudan kamu hukukunu ilgilendiren bir veçhe taşımaktadır.

Demek istiyoruz ki, kendisine bir hususta takdir yetkisi tanınmış olan bir merci, bu yetkisini gelişigüzel ve keyfi nasıl istiyorsa öylece kullanmaya mezun değildir. Onu bağlayan, en azından bazı teamüller mevcuttur. Kişi: "Ben verdim oldu" veya "Ben yaptım oldu" diyerek sorumluluktan kurtulamaz. Böyle durumlarda kişinin kanunen mahkûm edilmesi mümkün olmasa bile vicdanların mahkûm etmesinden sıyrılamaz. Siyaset erbabını ise tarih mahkûm eder.


14 Mart 2004
Pazar
 
RASİM ÖZDENÖREN


Künye
Temsilcilikler
Abone Formu
Mesaj Formu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED