|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
1980 yılının 11 Eylül'ü
11 Eylül deyince herkesin aklına, teröristlerin New York'taki ikiz kulelere uçakla saldırılması olayı gelir. Oysa, 11 Eylül Türk siyasi tarihinde de önemli bir gündür. Yani, 12 Eylül 1980 askeri müdahalesinden bir gün öncesi… Politikacılarımızın ve siyasi tarihçilerimizin 12 Eylül'e nasıl gelindiğini ve 11 Eylül günü TBMM de bulunanların neler hissettiğini iyice bilmeleri gerekir. Hatırımızda kaldığına göre, o günün birkaç cümleyle hulasası şudur: TBMM gündemi, Cumhurbaşkanı seçimi için kilitlenmiştir. Meclis'te 120 tur dan fazla seçim yapılmış, Cumhurbaşkanı seçilememiştir. Herkes tedirgindir. 8 Eylül 1980 günü, rahmetli Turhan Güneş ile Paris'te, Avrupa Konseyi Siyasi Komisyonu toplantısındaydık. Komisyonun gündemi bizi ilgilendirmiyordu. Biz durmadan, Türkiye'deki buhranın içinden nasıl çıkılacak meselesini konuşuyorduk. Toplantıdan sonra, ben bir iki gün daha Paris'te kalmayı planlamıştım. Turhan hoca, illa "Türkiye'ye dönelim, bir şeyler yapmaya çalışalım" diye ısrar etti. Beraber Ankara'ya döndük. 11 Eylül günü TBMM'- de gördüğümüz manzara şuydu: Milletvekilleri, ikişer, üçer, dörder guruplar halinde kulislerde dolaşıyorlar ve "ne yapacağız" diye konuşuyorlardı. Milletvekilleri arasında uzlaşma
Kulise çıktım, İstanbul Milletvekili Tarhan Erdem'e rastladım. Onunla Meclis'te kurulan partiler arası komisyonlarda birlikte çalışmıştık. Bu çalışmalarımızda, anlaşamadığımız hiçbir konu olmamıştı. Çalıştığımız komisyon gündeminde, Siyasi Partiler Kanunu, Seçim Kanunu ve Anayasa'nın bazı maddelerinin değiştirilmesi gibi çok önemli konular vardı. Önümüzde olan bütün konularda, beş partiye mensup üyeler ittifaka varmıştık. Komisyonun aldığı kararlar, partilerin yetkilileri tarafından kaleme alınarak yazılmıştı. Ancak, çalışmalarımız sonucu, partiler arası komisyonun istediği şekilde değil, parti yetkililerinin arzu ettiği şekilde. Yani komisyon üyeleri arasındaki mutabakat parti yöneticileri tarafından dikkate alınmamıştı. Kavgadan çıkar umanlar
Biz milletvekilleri olarak her konuda anlaşıyorduk. Fakat, parti liderleri ve yöneticileri kavga etmeyi siyaset haline getirmişlerdi. Bu durumu göz önüne alarak, Tarhan Erdem'e şunları söyledim: -Benim inancım şu ki, TBMM'de en anlaşmaz kimseyi bizimle bir araya getirip birkaç saat bıraksınlar, her konuda mutlaka anlaşırız. Erdem de aynı şeyi tekrar etti… Komisyon çalışmalarından örnekler verdi. Partiler arası komisyonda konuşulan meselelerin tamamında anlaşabilmiştik. Bunlardan bir tanesi, toplantıya, siyasi kimliklerimizi dışarıda bırakarak giriyorduk. Fakat bunlardan daha önemlisi, çalışmalarımız hakkında medyaya ve hatta parti yöneticilerine dahi bilgi vermeme kararı almıştık. Bu kararın bize sağladığı avantaj şu idi. Komisyon üyelerinden hiç kimse, tribüne oynamıyordu. Fikirlerini izah ederken, "parti büyüklerimiz acaba ne der, seçmenlerimize ne mesajlar gönderelim" gibi bir düşüncenin peşinde değildi. İçtüzük misali
TBMM kulislerinde yaptığımız bu kısa sohbette, TBMM İçtüzüğü'nün üç yüzden fazla maddesinin nasıl ittifakla kabul edildiğinden bahsettik. Buna benzer bir hatıraları tazeledik. TBMM İçtüzüğü tartışmaları sırasında ben TBMM Anayasa Komisyonu başkanıydım. Birçok muhabir, rayting yapabilecek haberleri alamadığı için şikayetçi idi. Bu tutumumuzdan şikayetçi olduklarını yazmaktan da çekinmiyorlardı. Günümüzde görünen manzara
Bugüne baktığımızda 11 Eylül 1980 günündeki manzara var…TBMM üyeleri arasında birçok konuda anlaşma kültürü yerleşmiş. Parti liderleri ve yöneticileri hâlâ bu şuura erişememişler… Sadece Kıbrıs konusunda ortaya çıkan manzaraya bir bakalım: Cumhurbaşkanı, Başbakan, Rauf Denktaş ve hatta Genelkurmay Başkanı arasında belki de konuşularak birkaç dakikada halledilecek konular, gazetelerde sayfa sayfa polemik konusu yapılmıştır. Bir seyahatte ayak üzerinde verilen beyanatları mı, uçakta giderken verilen mesajları mı, kokteyllerde yapılan sohbetler arasına sıkıştırılan imaları mı, hangisini sayalım? New York'ta toplumlar arasında toplantıya katılanların her biri, birilerine göre kahraman, diğerlerine göre vatan haini mi ilan edilmedi? Toplantılar kısmen de olsa başarıyla sonuçlandıktan sonra, kahramanlığı paylaştırma yarışları mı başlamadı? Bu gün 11 Eylül öncesi şartlarının pek çoğu mevcut değildir amma, bir şart hâlâ mevcudiyetini devam ettirmektedir. O da, liderlerin ve parti yöneticilerinin tutumlarındaki benzerlik… 11 Eylül 1980 askeri müdahalesinin zahiri sebebi TBMM'nin 120 tur yapıldığı halde, Cumhurbaşkanı'nı seçememiş olmasıdır. Bizzat içinde yaşadığımız için biliyoruz ki, 12 Eylül askeri müdahalesi, o tarihte TBMM'de temsil edilen siyasi partilerin metotlarına ve zihniyetlerine karşı yapılmıştır. Gerçek demokrasinin gücü
Şurası muhakkaktı ki, 12 Eylül 1980'- de askeri müdahale olmasaydı bile, Türkiye'de bu tip anlayışın tasfiyesi için birtakım şeyler olacaktı… Esefle söyleyelim ki, Türkiye'deki ihtilaller, Türk milletinin sivil yöntemlerle, siyasi olgunluğunu kazanmasının önünü tıkamıştır. Bugün de bakıyoruz: Bir tarafta, "gerilla savaşından" bahseden bir muhalefet, "diğer yanda "ben muhalefeti ikna etmeye mecbur değilim" diyen bir iktidar…Ve bunların medya aracılığı ile başlattıkları kıyasıya bir mücadele… Bu olanlar hafızalarımızda bazı rahatsızlıklara sebep olmuyor mu? Gerçek demokrasiler, içine düştükleri buhranları, demokratik yollarla atlatırlar. Bir iktidar, demokratik olmayan yollarla tasfiye ediliyorsa, bunun sebebi, demokrasilerin tam olmamasıdır. Bir sistem, sadece askeri darbelerle tasfiye edilmez. 1950 seçimleri, tek parti zihniyetinin tasfiyesi idi. Demokrat Parti için, gerçek demokrasiyi yerleştirmek için bir fırsattı. 3 Kasım seçimleri de, aynen bozuk bir sistemin demokratik bir yoldan tasfiyesi hareketidir. Ak Parti iktidarı, bu fırsatı iyi kullanmalıdır. 11 Eylül 1980 günü ile bu günkü olaylar arasında benzemeyen taraflar çoktur. Fakat benzeyen bir şey vardır ki, asıl korkulması gereken budur. O da parti yöneticileri arasındaki uzlaşmaz üslup… Liderliğin vasıfları
Liderlik, kurumlar arasında denge kurabilmek ve zıt kuvvetleri ayni istikamette yürütebilmek sanatıdır. Kavgaya çanak tutarcasına laflar edip, "yanlış anlaşıldım diyerek "durumu düzeltmeye çalışmak çıkar yol değildir. Yazdıklarımız, ne bir evhamın sonucu ve ne de mübalağadır. Bu gözlemler, bir 14 Mayıs, bir 27 Mayıs, bir 12 Eylül, bir 4 Kasım sabahı, siyasi dengelerin nasıl alt üst edildiğini gören bir gözün, Anadolu insanının deyimiyle "damdan düşen" bir kimsenin gözlemleridir.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |