|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Dikilen bir ağacın, her çiçek açışında, her meyve verişinde, her gölge yapışında söylediği tek şey; onu dikene, toprağına havasına suyuna duyduğu minnetle Yaratan'a duyduğu şükran değil midir?
İnsanların yaşadıkları yerlere özlemleri insanlık tarihi kadar eskiye dayanıyor. Özellikle de şehirlere duyulan özlem her zaman hasretin başını tutuyor. Bize ait olan şehirler, yani bizi anlayan, bizi yaşayan şehirler. Bir şekilde yaşadığımız ve yaşatıldığımız şehirler. Şehirler ya yaşadıklarından ya da içinde taşıdıkları tılsımlarından olsa gerek kendilerine çeker bizi. Bazen onlar için şiirler yazarız, "Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul" diye. Bazen şarkılar söyleriz; "İstanbul'la Üsküdar'ın arası" deriz yandığımız, yakıldığımız kaş arasını sıkıştırırız araya… Türküler yakarız; "Erzurum çarşı pazar…" En çok da türkülerle anlatırız arzuhalimizi. Sivas ellerinde sazımız çalınsın isteriz bazen. Kâtip arzuhalim yaz yare böyle diyerek… Bazen de yaktığımız türkülerde geldiğimiz şehre kızgınlığımız vardır: "Nerden geldim İstanbul'a"… Şehirlerin büyüsü Bütün bunların üstüne bazen allı turnayla ilimize ve bizi sual edecek olanlara haber göndeririz; "Allı turnam bizim ile varırsan…" diye başlarız şeker söylesin isteriz, bal söylesin isteriz turnamızdan… En çok da; boynumuzun bükük, benzimizin soluk olduğunun söylenmesini isteriz…. Ve Manastır'ın ortasındaki havuza dert yanarız bazen manastır kızlarını şikayet ederiz…. Türkülerle şehirlerden istediklerimiz arasında en acı olanı Selanik'ten istenendir herhalde. Selanik içinde selamız okunsun isteriz, okunsun da sedası cana dokunsun isteriz çalın davulları çaydan aşağı diye söylenirken.… Şehirlerin büyüsü elbette bu kadar değildir. Sivas'ı kaybettiğinde aynı tarihlerde oğlu Ertuğrul'u da yitiren ve rastgeldiği ağlayan bir çobana; "Ne ağlarsın bre çoban; Sivas gibi ilin mi düştü, Ertuğrul gibi oğlun mu öldü?" diye sitem eden Yıldırım'ın dilinde olduğu gibi en değerli varlıklarımızla özdeşleştiririz şehirleri. İtalo Calvino "asılmakta olan bir adamın ayak parmaklarıyla toprak arasındaki mekan" olarak tarif ediyor şehirleri. Bazıları bu mekana cinsiyet izafe ederek "erkek şehirler", "doğurgan şehirler" diye tasnifler yapıyor. O mekanın gelişimiyle ilgili olarak. Bazıları şehirleri tılsımlarıyla bir ayırıma tâbi tutuyor. Tılsımı suya olan şehirler diyor mesela Bursa için. Tılsımı nehire, dağa olan şehirler de var. Bu tasniflerde en etkili olan yaşamı içeren tasniflerdir. Bunu İzmirli bir yazar, Yaşar Aksoy yapıyor. Hem de şehirleri yaşamı ele alarak dört ayrı tür olarak tasnif ediyor. Birinci sırada geçmişte yaşamış, geçmişi çok zengin olan yani geçmişte var olmuş ama bugünü ve yarını olmayan şehirler yer alıyor. Kuzey Amerika'da ABD'nin birleşme antlaşmalarının yapıldığı ve hâlâ 100-150 yıl öncesi haliyle yaşayan Williamsborough şehri gibi şehirler bu tasnifte yer alır. Bu şehirlerin bugünü ve yarını yok. İkinci sırada geçmişi olmayan ancak bugünü ve yarını olan şehirler yer alıyor. Yine kuzey Amerika şehirlerini, mesela bir Las Vegas'ı bu kategoriye sokmak mümkün. Üçüncü sırada hem geçmişi olmayan, hem de bu günü ve yarını olmayan şehirler yer alıyor. Lucia Kosta'nın bir gecede Nazist bir eğilimle tasarladığı ve bir bataklığın orta yerine inşa ettiği Brasil şehri bunlardan biri. Şehirlerin tasnifinde dördüncü sırada yer alan şehirler ise geçmişi zengin yaşamış, bugünü yaşayan ve yarını yaşayacak olan şehirlerdir. Yani bu şehirlerin dünü vardır, bugünü vardır ve yarını da olacaktır. Bütün şehirlerin şarkısı aynı İşte Mekke, Medine, İstanbul, Viyana, Roma, Londra, Kahire, Viyana ve Pekin gibi şehirler bu tasnifte yer alıyor. Buna Edirne'yi de eklememek Edirne'ye haksızlık olur. Tasnifi nasıl yapılırsa yapılsın şehirler aslında insanlığın agorasıdır. İnsanlar bu agora için ne yapabilirse o kalıyor geriye. Dikilen bir ağacın, her çiçek açışında, her meyve verişinde, her gölge yapışında söylediği tek şey; onu dikene, toprağına havasına suyuna duyduğu minnetle Yaratan'a duyduğu şükran değil midir? Akan her çeşme bu duygularla akıtır suyunu… Kokan her çiçek bu duygularla salar rayihasını… Toprak bu duygularla kucaklar üstündekileri ve altındakileri… Cemreler bu tutkuyla ve her yıl bıkmadan usanmadan düşer, havaya, suya ve toprağa… Baki kalan bu kubbede sadece ve sadece hoş bir sadadır gerçekten. Gerisi lafı güzaf. DÜŞÜNCE HAYATIN RUHUDUR Bir önceki yazımızda İslâm açısından düşünmenin (aklı kullanmanın) önemini belirtmiş ve Kur'an'da tefekkür (düşünme), teakkul (aklı kullanma), tefakkuh (derin düşünme) emrinin hangi alanlara yönlendirildiği hususunu ifade etmeye çalışmıştık. Bugünkü yazımızda da önce İslâm açısından düşüncenin hedefleri, alanı ve sınırları üzerinde duracak, ayrıca inançta, ibadette ve sosyal hayatta düşünmenin bizi ne tür hayırlı sonuçlarla karşıkarşıya getireceği konusuna değineceğiz. 'İslâm'da düşünme bir fantezi değildir'
Önce, İslâm'da düşünce faaliyetinin ne anlama gelmediğini ifade edelim: a. İslâm'da düşünme bir fantezi değildir; iş olsun diye yapılmaz. b. İslâm'da düşünce faaliyeti faydasız, hayırsız, netice alınması aklen mümkün olmayan, temelsiz, sağlam delillerden, ilmî kriterlerden yoksun sahalarda yürütülen, insan ve topluma hayır getirmeyecek boş bir iş değildir. c. İslâm'da düşünce, kendi kendinin sınırlarını tayin etme hakkına sahip olduğu iddiası ile ortaya çıkıp, her zaman ve her mekânda geçerli temel kurallar koyan, Allah'tan bağımsızlığını ilân edip yeryüzünün efendisi (ilâhı) olmak arzusu (hümanizma) ile Allah'ın mülkünde tuğyan eden mutlak hür insanın sınır tanımaz ihtiraslarının, azgınlık ve taşkınlığının akıl plânında pratik hâle gelişi asla değildir... İslâm'da düşünce, yerine getirilmesi bizzat Allah ve Peygamberi tarafından ısrarla talep edilen bir ibadet, sınırı ve alanı hikmetçe belirlenen ferdî ve sosyal plânda insana yüklenmiş bir kulluk görevidir. Yani düşünce, İslâmda bir hürriyet meselesi olmayıp; bir görev, bir vecibe, yani bir ibadet meselesidir. Yönü de hayra, hakka, hikmete, ıslah ve imara dönüktür. Zulme, kötülüğe, fesada, fitneye ve zarara kapı açacak yolda düşünmek yasaklanmıştır. İslâm'da fonksiyonel bir düşünce faaliyeti vardır. Bütün beşerî faaliyetlerde uyulması istenilen hikmetlilik, faydalılık ve hak ölçüsü, düşünce faaliyeti için de geçerlidir. Fikir hürriyeti kavramı arkasına sığınılıp hakkı batılla karıştırmaya, zulme, isyana, yeryüzünü ıslahından sonra ifsada götürecek, insanın insana tahakkümünün yolunu açacak, çoğunluğun azınlığı veya azınlığın çoğunluğu, yahut bir ırkın diğer bir ırkı, bir sınıfın diğer sınıfları baskı altına almasına fetva çıkartacak tarzdaki sözümona düşünce faaliyetlerine İslam müsaade etmez. Düşünce faaliyetinin fert ve toplum hayatının çeşitli alanlarında uygulanması, ferdi ve toplumu donma, irtica (gericilik) ve atâletten kurtararak ona sürekli değişimin ve gelişimin güzelliklerini sunar. Düşünce, insan ve toplumu kalkındırır, seviyesini yükseltir. Düşünce, hayatı anlamlı, şuurlu ve ruh ile yaşamaktır. Düşünce, dinamizmin adıdır. Gelişimin, var oluşun, güç, iktidar ve devletin teminatıdır. Düşünce fonksiyonunu ihmal etmiş bir toplumun, varlığını izzetle, vakar ve şahsiyetle sürdürmesi hemen hemen imkânsızdır. Kökleri kurumuş bir ağacın hayatiyetini kaybetmeye mahkûm oluşu gibi, düşünce ile irtibatı kesilmiş cemiyetlerin de çürümeye mahkûm oluşu kaçınılmazdır. Ancak düşüncenin can suyu, aklın gıdası ve tefekkürün bereketidir ki, kurumuş damarları açar; dallara, yapraklara ve çiçeklere hayatın soluğunu taşır. Düşüncenin, yani aklı kullanmanın iman sahasına uygulanışı tahkiki doğurur. Tahkik, araştırıcı aydının, sorumluluk bilincini hakkı ile kuşanmış düşünce ve hikmet adamının vasfıdır. Tahkikin zıddı olan taklid ise, iman hususunda tehlike eşiğinin adıdır. Sonuçları bakımından da soru işaretleri ile doludur. Tahkikî iman; şuur, feraset, iç aydınlığı ve sorumluluk bilincidir. Taklid ise; şuursuzluk, donma (incimâd), durgunluk ve atâlet demektir. İnanılan hususlara düşünce ile bağlanmak, bunlardan emin olmak -ki ìimanî sözcüğü emin olma hâlini ifade eder- aklın ikna ve kalbin tatmin olduğu bir hâl üzre, inanç dairesi içerisinde şuurla ve kararlılıkla yer almaktır. Sorumluluk duygusu ve imtihan esprisine uygun olan da zaten budur. Düşünce, ibadet sahasında da takvayı doğurur. Düşüncenin aydınlığında, aklın ve bilginin kılavuzluğunda sürdürülen kulluk hayatı; kişiyi ve toplumu -Allah'a, varlığa ve insana karşı sorumluluk bilincini kuşanmak demek olan- takvanın basamaklarında ilerleterek ihsan mertebesine yükseltir. İhsan ise, kulluk görevini sanki Allah'ı görür gibi yerine getirmektir. Daha kapsamlı bir tanımla, hayatı Allah için yaşama hâlidir. Bu da insanı kanatlandırıp onu behimî duyguların esaretinden, egoizmin cenderesinden, gizli ve açık şirkin cehenneminden kurtararak hikmetin ve irfanın cennetine ulaştırır. Hayatın problemleri de akılla ve düşüncenin ışığında çözülmelidir. Bu alanda düşünce, yeryüzündeki hayatı irfanın, hikmetin, fıtrat kanunlarının ışığı altında ve İslâmın aydınlığında yaşanması sonucunu, yani -evrensel uyum yasası olan- İslâmî hayatı, gelişimin, değişimin ve ilerlemenin vazgeçilmez şartı olan ictihadı ve kozmik siyaset bilincini vücuda getirir. Bu da, insanı varlığa, Allah'a ve kendi kendine yabancılaşma tehlikesinden kurtararak Allah'ın ruhunu ve ilâhî emaneti taşıyan varlığın en şereflisi insan unsurunun, izzet, ahlâk ve erdem toplumunun gerçekleşmesini hazırlar. İhtilâflar, fitnenin ortadan kalkmasıyla biter
Yerin göğün dini olan İslâm bütün varlıkların ister istemez uydukları bir küllî kurala, ezelî denge, barış ve uyum kanununa insanî hayatın da isteyerek, can ve gönülden iştirakidir. İşte o zaman fesadın kökleri kuruyacak ve yerdeki hayat, göklerdeki muhteşem âhenge ve tevhidî uyuma katılarak küresel fitne ortadan kalkıp, din yalnızca Allah'a tahsis edilmiş olacaktır. Bu da, bütün evrenin, tüm varlıkların ve insanoğlunun kardeş oluşu, ihtilâfların, çatışma düşüncesinin kendiliğinden ortadan kalkışı ve varlığın bünyesinde bulunan mutlak birlik (tevhid) hâlinin hayata yansıyışı demektir. Çözümsüzlük asla çözüm değildir
Özetlersek: Düşünce, hayatın öz sermayesidir. Yeryüzündeki yaşantı düşünceden (akıldan) başka hangi temel üzerinde kurulacak olursa olsun, insanları bekleyen âkibet; gericilik (cahiliye), ahlâkî ve ekolojik kirlilik, donukluk ve durgunluk olacaktır. Gelişme yolunda ilerleyen insanoğlunun yaratılışına uygun, şerefi ile uyumlu bir hayat yaşamasının tek çözümü; hayatın madde, duygular, menfaatler, geçici ve gündelik tedbirler, ataların, ırkların, belli toprak parçalarının, meşhur şahsiyetlerin putlaştırılması esası üzerine değil ; genelde düşüncenin, özelde ise doğru, yani aklı ikna ve kalbi tatmin eden aydın düşüncenin üzerine bina edilmesidir. Hayat probleminin bundan başka doğru bir çözümü yoktur. Çözümsüzlük ise çözüm değildir. GÜL AYDINLIĞINDA GÖNÜL SİTESİ Dünya gelini bahar, baharın şiiri güldür. Türküsü diriliş, şarkısı gönüldür. Gül şehrinin 'Gönül Sitesi'nde misk-u Amber rahiyası, gül aydınlığında gül insanlar vardır. Sınıfsız ve sınırsız sevgiler vardır. Fakat erdemli, onurlu, ilkeli duruşlar vardır. En büyük düşman riyakarlık, sahtekarlık, istismar, kin, kibir ve gururdur. Nezaket zarafet, nefaset letafet gül topluluğunu simgeleyen mefhumlardır. Gül şehrinde, gönül sitesinde ilim vardır, kültür, sanat ve edebiyat vardır. Menfaat şebekeleri, aile şirketleri yoktur. Medeniyet vardır, önderler vardır, öncüler vardır. Öncü sözler vardır. Gönül Sitesi ıstırap çekmiş, hüznü tatmış ideal insanların ziyaretgahı olacak, katkılarını alacak bir yapılanmadır. Gönül ışıması, dost ışığın parıldaması, gözyaşının her damlası, kutlu saatlere ayarlı gelecek güzel günlerin mayası gül aydınlığında gönül sitesindedir. Semerkant, Buhara, Edirne, Üsküp ve Isparta 'Gül Şehirleri'ydi. Gül yağıyordu İstanbul'da... Sermesti Isparta. Ergani'de gül doluyordu kucaklara. Ne oldu Musul ve Kerkük'teki bağlara? Söğüt ve Bursa... Bursa yediveren gülleriyle tarihteki yerini almalı, Diyarbekir Zülküfül soluğunda, Halid İbn-i Velid hürmetiyle, Sultan Süleyman bin Halid himmetiyle, Nesimi'nin, Süleyman Nazif'in ve Sezai Karakoç'un sesiyle dirilmeli; dirilmelidir ki, orada taşlar neden siyahtır anlaşılsın. Kitabeler okunsun, Selçuklu, Osmanlı ve Şüheda konuşsun, konuşsun ki, neden bu şehrin bahtı karadır. Güzelliğin kadrini, erdemin gizini ancak gül topluluğu bilir. Sevgi ve ümit filiz verdikçe, yüreklerde iman bitmedikçe gül aydınlığında, gül düşüncesi varolacaktır. Gül düşüncesi çağımızı sevgi ve saygı dünyasına taşıyabilir. Şiir, sanat ve edebiyatı geçerli kılmak; estetik duygusunu, güzelliğe yönelme arzusunu uyandırır. Erdemli toplum, ideal insanı hazırlama çabası zaten çağlar boyunca asla eksik olmadı ve olmayacak. Hep yüce olanı aramanın, kutsal değerlere yönelmenin gayreti eksilmedi, eksilmeyecek. Medeniyetlerin gerçek özlerini de günümüze taşıyan bu çabalardır. Şehirlerimizde 'gül medeniyeti'ni kuracak diriliş erlerine, 'gönül sitesi'ni inşa edecek manevi mimarlara ne kadar muhtacız. Gül şehrinin gönül sitesinde buluşmak, gülce konuşmak ne kadar tatlı olur... Gül topluluğunun emeli 'gülün gül renginde gül aydınlığı' na ermektir.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |