|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Bir müddettir ortaya yeni bir kavram dolaşıyor: "Marka". Aranızda belki hatırlayanlar vardır, anlatmıştım: Birkaç hafta önce boş bulunup icabet ettiğim bir toplantının konusu da bu nev-zuhûr kavramdı... Enteresan bir kavram; bu kavramın etrafında kenetlenenler açısından ülkenin kurtuluşunun tek yolu mümkün olduğunca çok şeyi bir an önce "markalaştırmak"tan geçmektedir... "Marka" meselesini küçümsemeyin; ince bir iş olduğu besbelli. Önce bir "ürün"ünüz olacak, sonra da bunu markalaştıracaksınız... Artık bundan sonra sırtınızın yere gelmesi mümkün değil... Üzerinde bu kadar söz söylendiğine göre bu "teori" doğru olsa gerek... "Markalar" yaratmadan "küreselleşme"ye ayak uydurulamayacağından bu kadar ısrarla söz edildiğine göre doğru olsa gerek... Neyse, işi fazla kurcalamayalım ve ülkenin ihraç ettiği ürünleri markalaştırmadan her bakımdan sınıfta kalacağımızı tekrarlayanlara, elbet bir bildikleri vardır diyerek ses çıkartmayalım... Ama mesele sadece ülkenin "ihraç ürünleri" ile sınırlı kalmadı ki... Bir müddettir "İstanbul bir marka olmalıdır" şeklinde açıklamalar da duyar olduk. Mesela önümde duran davet mesajında olduğu gibi: AKP İstanbul Büyükşehir Belediye başkan adayı Kadir Topbaş'ın konuşmacı olduğu bir davet bu. Konuşmanın konusu şöyle ifade edilmiş: "İstanbul 5 yılda nasıl marka olacak?" Kadir Bey'i icraatlarıyla izlemeye çalışmış birisiyim. Kendisini yakından bir iki kez görme imkanı da buldum. Gerçekten de, hemen herkesin üzerinde hemfikir olduğu gibi, çalışkan, beyefendi, her fikri tartışmaya açık bir insan kendisi. İstanbul Belediye Başkanlığı için de çok yerinde bir aday doğrusu... Ama bütün bu bilgilere rağmen, Topbaş'ın nasıl olup da kendisine "İstanbul 5 yılda nasıl marka olacak?" gibi bir konferans konusu seçebildiğini anlamış değilim doğrusu... Şaşkınlığımın nedeni basit: İstanbul niçin "marka" olsun ki? İstanbul, her şeyi tamamladı da geriye bir tek bu mu kaldı?! Bunları yazıyorum ama bir taraftan üzülmüyor da değilim doğrusu... AKP Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek'in "pelüş"ten imal edilen hayvanlarla "milli park" oluşturmaya ya da şehrin en yüksek tepesine "Airbus restorant" dikme gayretleri sanki moralimizi yeterince bozmamış gibi, başımıza bir de İstanbul'u "marka" yapma iddiası mı çıktı?! Kadir Bey'e benim naçiz önerim, "iletişim danışmanları"na fazla kulak asmaması ve bir an önce bu "marka" kavramından uzaklaşması yönündedir! Bakın bu "marka" işi bir yerde daha nasıl karşıma çıktı: İGDAŞ'ı biliyorsunuz; gerçekten tıkır tıkır çalışan (o derece ki, işiniz düşüp gittiğinizde işler o derece kolay ve çabuk hallediliyor ki, "Bu bir rüya mı?" dememeniz imkansız), İstanbul'a büyük hizmeti olan bir kurum. İstanbul Belediyesi'ne bağlı hemen bütün kuruluşlar gibi İGDAŞ'ın da bir "dergi"si var. "4 Mevsim İstanbul" adını taşıyan bu dergi de, belediye çıkışlı bütün diğer dergiler gibi gramajı yüksek, pahalı kağıda bol renkli basılıyor. (Aslında bu "israf" üzerine de bir yazı yazmak gerekir ama şimdi bu konuya girmeyelim.) Ve ben işte bu derginin son sayısının kapağında da "marka" kavramıyla karşılaşmayayım mı?! Kapakta aynen şu ifade: "İstanbul ve marka olmak". Dergi madem elimize ulaşmış, açıp okuyayım bakayım dedim, bakalım İstanbul nasıl "marka" olacakmış... Tam tahmin ettiğim gibi çıktı. Birkaç "iletişim uzmanı" biraraya gelmiş "İstanbul'un nasıl marka olacağını" tartışıyorlar... Üşenmedim ve bir masa etrafında bir araya gelen bu uzmanların söylediklerinin hepsini okudum. Bu okuma iyi oldu, çünkü İstanbul'u da içine alan bu "marka" dalgasının nereden kaynaklandığını ben kendimce epeyce çözdüm. Bana göre bu yeni alışkanlık şuradan kaynaklanıyor: "İletişim uzmanları"ndan ya da daha doğrusu bu uzmanlardan oluşan "iletişim sektörü"nden.... Sözünü ettiğim "yuvarlak masa" toplantısında ortaya çok enteresan fikirler atılmış doğrusu. Yerimiz dar olduğu için ben bugünlük bu fikirlerden bazılarını sıralamakla yetineceğim: Selami Karaibrahimgil (Turizm ve Kültür Bakanlığı Tanıtma Genel Müdürü): "İstanbul bana göre Türkiye'nin marka olması, en süratle marka olması gereken, marka olmaya da en yakın olan destinasyonudur." Tavit Köletavitoğlu (Turizm Yatırımcıları Derneği Başkanı): "Şimdi şöyle bir teşhis koymakta yarar var. Marka çalışmaları veya tanıtım çalışmaları. Marka çalışmalarının içinde bir alt segmenttir tanıtım çalışmaları. Ben markayı ürünün bir türev olarak görürüm." Ali Saydam (Bersay İletişim Danışmanlığı Yönetim Kurulu Başkanı): "Sayın müdürüm (İGDAŞ Genel Müdür Yardımcısı Ahmet Osmanoğlu'na hitaben), şimdi marka demek vaad demektir. En önemli iki unsuru var markanın bildiğimiz, birincisi vaad, diğeri güven, iki unsur olmazsa marka olmuyor. Beş tane de yapısı var...." "Yuvarlak masa toplantısı" böyle devam edip gidiyor... İGDAŞ'ın dergisi konuyu bir de "Marka Danışmanı"na sormuş. Güven Borça adını taşıyan danışman da şöyle diyor: "İşin uzmanına giderek, bunu bir yatırım gibi görüp ciddi bütçeler ayırarak ve sabırlı olarak... İstanbul gibi dev bir markanın konumlandırılması ve iletişimi ciddi bir şeydir... (...) Dünyada bu işi yapmış uzmanlar var, Türkiye'de bu işi yapan ve ülkeyi iyi tanıyan insanlar var..." Dergi, dosya bari tamam olsun diyerek düşündüğünden olacak, Turizm ve Kültür Bakanı Erkan Mumcu'nun görüşlerini de almış. O da konuşmasının bir yerinde şöyle diyor: "Yeni bir Türkiye markası yaratılabilir mi? (...) Marka evreni içindeki yerimizi beğenmiyoruz. Yeniden bir marka yaratmak mümkün mü değil mi, yeni bir yere oturabilir mi? Konuştuğumuz şey bu olsa gerek." Peki bütün bunlardan sonra siz ne diyorsunuz? İstanbul'u markalaştırsak da mı pazarlasak, yoksa markalaştırmadan mı pazarlasak?! Biliyorsunuz, ben görüşümü önceden açıklamıştım: İstanbul tabii ki daha güzelleşmeli, daha çok yabancı turist çekebilmeli, hemşehrilerini daha çok memnun edebilmeli... Onu bu yolda ne yaparsanız yapın ancak ne olur onu bir "marka"ya dönüştürmeyin! "Biz onu bir marka olsun diye sevmedik!"
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |