|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Bazılarımız, Avrupa Birliği'nin son genişlemesiyle sayıları 25'i bulan üyelerin oluşturduğu aile fotoğrafına bakıp iç geçiriyor. "Niye biz de bu fotoğrafta yokuz?" diye soruyorlar. Bakmayın resmi fotoğrafta Türkiye dahil olmak üzer aday üye ülkelerin de yer almasına... Gerçek fotoğrafta Türkiye yok. Malta ve Kıbrıs hariç, tamamı eski Sovyet İmparatorluğu'nun devletinden oluşan Avrupa Birliği'nin yeni üyeleri arasında Türkiye yok. Daha sonra, 2007'de üyelikleri kesinleşecek Bulgaristan ve Romanya gibi ülkeler arasında Türkiye'nin adı bulunmuyor. Türkiye son gayretleriyle görüşme tarihi alsa bile ne zaman üye olacağı belli değil. Bekleme süresinin ne olacağı önümüzdeki dönemde belli olacak. 2010 mu, 2015 mi belli değil. Sakın yanlış anlamayın, karamsar mesajlar vermek değil amacım. Türkiye'ye şimdiye kadar AB'ye girme konusunda Özal iktidarından sonra bu kadar kararlı bir hükümet gelmedi. Bunu da teslim etmek durumundayım. Ama mesele bu değil. AB yetkilileri Irlanda'nın başkenti Dublin'de, birliğin yeni üyelerin katılımı vesilesiyle yapılan törende yaptıkları konuşmalarda, Türkiye'nin Kıbrıs sorununda yapıcı bir rol üslenmesinin sadece Kıbrıs meselesini görüşmelere başlayabilmek için bir engel oluşturmaktan çıkardığını, asıl meselenin Kopenhag kriterlerinin yerine getirilmesi olduğunu açıkça söylediler. Yani mesele, sadece Kıbrıs meselesinde uzlamacı bir tavır sergilemekle çözülmüyor. Türkiye'nin yapmak durumunda oluğuğu çok şey var. Türkiye bunları herşeyden önce kendi geleceği ve esenliği adına gerçekleştirmek, kendi vatandaşının insanca yaşamasını sağlamak zorunda. 1 Mayıs gecesı bütün dünya televizyonlarını izledim. 1 Mayıs bütün dünyada bir bayram gibi kutlandı. Herkes 1 Mayıs'ı istediği yerde kutladı. İstediği yoldan yürüyüp istediği meydanda toplandı. Bir tek Türkiye'de bu konuda olaylar çıktı. Diyarbakır'da çıkan olayları ve ayrım gözetilmeksizin herkesin polisler tarafından insafsızca dövüldüğüne ilişkin sahneleri büyük üzüntü içinde izledim. Mesele, valiliğin 1 Mayıs'ın insanların gitmekte zorlanacağı şehir dışındaki Fuar alanında yapılmasına karar vermesi idi. Buna karşılık örgütler, sendikalar ve katılımcılar şehir içinde olmak istiyorlardı. Toplantı ve gösteri hakkı evrensel bir hak olduğuna göre bunda da haklıydılar. Bu evrensel hak, bir idari kararla ortadan kaldırılamazdı. Ya polisin uyguladığı şiddete ne demeli? İstanbul valiliği de aynı tavır içinde yıllardır Taksim'i 1 Mayıs kutlamalarına kapatmaya devam ediyor. Bir ülkeyi, bir ili yönetmek böyle olmamalı. Dünyanın en kolay şeyi yasak koymak. Önemli olan insanların istedikleri alanlarda bayram kutlamalarına imkan verecek ortamı yaratmak. Yasak konulunca olay çıkıyor. Yasaklar olayları kışkırtıyor. Sonra bu hakkı kullanmak isteyenlerin üzerine polis sevkediliyor. Ortaya çıkan görüntüler AB'ye tam üye olmak isteyen bir ülkeye yakışmıyor. Bu konularda daha alınması gereken çok yol var. Mesela valiler... Valilerin görevi yasak uygulamak ve bu yasak uygulanırken güvenlik güçlerinin uyguladığı şiddeti hoş gösterecek mazeretler bulmak değil. Bütün valiler bunu yapıyor. İstanbul valisi bütün güvenlik meselelerinde medyanın karşısında. Polisin insan hakları uygulamalarını, ihlallerini savunmakla görevliymiş gibi davranıyor. Diyarbakır valisi öyle. Göstericileri suçluyor, şiddet uygulayan polisleri kollamaya çalışıyor. Ya Edirne'de cereyan eden olaya ne demeli. Polislerin "İş istiyorum" diye sokak ortasında bağıran bir gençi -ister sarhoş olsun, ister sabıkası- evire çevire sopalarla, coplarla insafsızca dövmelerine ilişkin görüntüleri tekrar tekrar izledim. Arkasından valinin açıkmasını da dinledim ve okudum. Vali her zaman olduğu gibi polisleri kolluyordu. Gencin ise sabıkalı olduğunu söylüyordu. Sanki bir insan sabıkalı olunca, polisler tarafından insafsızca dövülmesi normalmiş gibi konuşuyordu. Ben de vali olmak için Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne girmiştim. Vali olup bu ülkenin sorunları ile mücadele edecektim. Vatandaşlara eşit davranıp, onların gözyaşlarını dindirecektim. Onları jandarma zulmünden kurtaracaktım!.... Bize okulda anlattıkları idareci tipi bu değildi. Ama okulu bitirince devletin ne olduğunu anladım. Daha kaymakamlık kursuna gidemeden zamanın içişleri bakanı, 'Zehir Hafiye ' lakaplı Faruk Sükan tarafından engellendim. Bakanlık kararında, bir grup arkadaşımla birlikte öğrenciliğimiz sırasında yürüttüğümüz siyasal faaliyetlerden ötürü kaymakam olamıyacağımız söyleniyordu. Arkadaşlar Danıştay'a gidip bu saçma kararı bozdurdular. Ben ise, "Devletiniz de kaymakamlığınız da sizin olsun" dedim. Kararı bozdurup kaymakam olanlar da zaman içinde dayanamayıp meslekten ayrıldılar. İyi ki vali olup bu çeşit gaddarlıklara göz yuman bir idareci olmamışım. Çünkü bu uygulamalara göz yummadan vali olunamıyacağı ve kişisel olarak ne kadar iyi bir insan olursa olsun o makama gelenlerin o çarkın işleyişine kapıldığını emekli olan birçok validen dinlemişimdir. Mesele AB üyeliğinden açıldı ve valilere geldi. Bu idari yapı ve bu anlayışla Türkiye'nin AB yolunda işi hayli zor. Valiler, idareciler görevlerinin polisleri değil, halkın haklarını korumak olduğunun bilincine varmadan hükümet istediği kadar AB üyeliğinde arzulu olduğunu söylesin, buna kimse inanmaz.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |