AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ

Y A Z A R L A R
Benzeşme, bayağılaşma ve AB

Batılılaşma maceramızın uzun sayılabilecek geçmişinde, geriye dönüp hep şu sorunun cevabını aradık: Batılılaşmanın neresindeyiz? Yeterince Avrupalılaştık mı? Bu soruyu, peşin hükümle, kafamızdaki cevabı almak amacıyla sormamız hasebiyle bir türlü gerçekle yüzleşmeyi göze alamıyor; asıl sorulması gereken soruyu sürekli erteliyoruz: Avrupalıların gözünde biz nerdeyiz ve neyiz? Avrupa bizi nasıl görüyor?

Avrupa Birliği'nin 10 yeni üye ile sınırlarını iyice genişlettiği bir süreçte Türkiye'nin yerinin "Avrupa'nın neresi" olduğu sorusu hala cevaplanmış görünmüyor. İlginçtir, Türkiye'nin olanca dışlanmışlığına rağmen hem AB ile olan ilişkilerinde, hem ABD söz konusu olduğunda son dönemlerde eşine ender rastlanır ölçekte bir iyimserlik hakim. Genel havaya bakılacak olursa Türkiye'nin AB kapısından geri çevrilmesi imkansız. Yapılan tartışma, daha ziyade Türkiye'ye ne zaman takvim verileceği yönünde. Amerika, tezkere krizinde yaşanan gerilime rağmen Türkiye hükümetine olabilecek en "olumlu" tavrı gösteriyor. Her şeyin anlayış ve uyum içerisinde geliştiği havası hakim. Bu tuhaf ilişki biçimi, bize, egemen sermaye ve medyanın hükümete verdiği desteği hatırlatıyor. İçerde etkin çevrelerin bu denli anlayışlı bir hava sergilemeleri ne kadar tuhafsa, dışarıda da Türkiye'ye (ve hükümete) karşı gösterilen bu anlayış havası o kadar ilginç!

Avrupa'nın 'öteki'si

Avrupa'nın bizi nasıl gördüğü sorusuna cevap olması bakımından önde gelen birkaç Avrupalı sosyal bilimcinin yazı ve söyleşilerinin yer aldığı Cogito'nun son sayısına bu bağlamda bakmakta yarar olabilir. Fransa'da başörtüsü komisyonunda yer alan ve başörtüsünün yasaklanması yönünde fikir beyan eden önde gelen aydınlardan birinin, Alain Touraine'nin tespitleri ile başlayalım: Türkiye Avrupa'ya dahil değildir… Avrupa'yı işgal etmiş ve oradan kovulmuştur. Büyük ölçüde Müslümandır ve bu, Avrupa'yı oluşturan bir din değildir.

Touraine'nin sözleri hiç de yeni değil ama oldukça açık. Buna rağmen Türkiye'nin neden AB'ye girmesi gerektiğini şu sözlerle anlatıyor: Avrupa'nın geleceği İslam dünyası ile kuracağı ilişkilere bağlıdır; İslam dünyasıyla kuracağı ilişkiler de Türkiye ile kuracağı ilişkilere…

Edebiyat kuramlarından post-modernizm ve post-yapısalcılık alanlarındaki kitaplarıyla Türkiye'de de tanınan Fredric Jameson aynı dergide Sartre'dan şu alıntıyı yapıyor: Bir Yahudi, başkalarının Yahudi olarak gördüğü insandır. Jameson'ın, Avrupa'nın "öteki"leri tarafından tanımlanıyor oluşuna verdiği bu örnekteki Avrupalılık bilincini, kimliğini mümkün kılan zemini görmezlikten gelerek Türkiye, ne AB içindeki yerini tasarlayabilir ne de Avrupalının gözündeki yerini anlayabilir. Tarihsel olarak Avrupa'nın 'öteki'si olmuş yegane kültür İslam, daha özelde Osmanlıdır. Avrupa'yı var kılan 'öteki' Osmanlı dır. Yani Osmanlı olmasaydı Avrupa olmayacaktı.

"Avrupa'nın geleceğini İslam dünyası ile kuracağı ilişkilere" bağlayan bakış açısı politik tercih gibi görünüyor olsa da aynı zamanda öte ve ötekileştirme sorunsalını içeren felsefi bir bakış içeriyor. Türkiye (fikrinin) neden AB'ye girmesi gerektiğini açıklarken, ötekileştirilen İslamla ilişkileri bağlamında anlam yükleniyor olması, Türkiye'nin İslam'la kurduğu ilişkiyi yeniden gözden geçirmesini zorunlu kılmaktadır. Her şeyin (belki de hiç bir şeyin) filozofu Baudrillard, geçtiğimiz günlerde NTV'ye verdiği mülakatta ilginç bir tespitte bulunuyor; "AB gerçek bir yapı olsaydı katılıp katılmamak tartışılırdı. Kendisi istikrarlı olmayan, sanal bir yapı olarak görüyorum AB'yi. Önemli olan Avrupa'nın Türkiye'yi kendi farklılığı ile kabul edip etmeyeceğidir." Türkiye'nin kendisiyle hesaplaşmayı sürekli ertelediği husus da bu zaten: kendisi olarak kabul edilip edilmemek.

Fransa'da olduğu gibi başörtüsü yasağını destekleyen muhafazakarlardan liberal aydınlara kadar geniş bir kesimin Türkiye'nin AB'ye girmesine yeşil ışık yakmış görünmeleri ile, İslam'ın Avrupa'da hangi şartlarda "hoş görülebileceği"ni formüle etmeye çalışanların tavrı birbirini tamamlıyor.

Benzeştirilen İslam

Bir yanda, politik dile tercümesi farklılık gösterse de siyasal, radikal, köktenci, sıfatlarıyla tanımlanan, Avrupa'yı (kimliğini, varlığını) mümkün kılan "ötekileştirilen İslam"; diğer tarafta kendi olmaktan çıkarılarak "benzeştirilen 'İslam' projesi" söz konusu… Başörtüsü yasağında simgeleşen Müslümanların kendi değer sistemleriyle varolma haklarına set çeken laiklik anlayışı ile inşa edilmeye çalışılan Avrupa'nın farklılıkları barındırma iddiasını kocaman bir balona dönüştüren kırılganlık burada ortaya çıkıyor. Moderniteyi mutlak değer kabul eden ve bunu insanlığın geri dönülmez bir kaderi olarak iman eden bu seküler zihin farklı olanla yaşamayı peşinen reddetmektedir. Touraine açıkça dile getirdiği görüşlerine, politikacılar şöyle dursun, birkaç istisna dışında entelektüellerden de itiraz eden yoktur. Ona göre modernite akılcılığa, yani tekniğe, bilime ve birey haklarına, başka bir deyişle (aydınlanmada kaynağını bulan) evrensel bireye dayanmaktadır ve bunlara inanmıyorsanız birlikte yaşayamazsınız. Kültürel çeşitliliği savunan düşünürümüz hemen ekliyor "laik olmayan kesimlerce kullanılmadıkları ölçüde…"

Türkiye'nin bu noktada benzeştirilerek AB içine alınmasını savunanlar bir tür 'iç edilme'nin felsefi izahını da geliştiriyorlar. Türkiye'nin AB üyeliği konusunda önemli olan, onun 'iç edilmeye' müsait olup olmadığıdır, yoksa kimse Türkiye'nin Avrupalılığını tartışmamaktadır; zaten böyle bir iddiası da olamaz. Ötekileştirdiği İslamla kendisi üzerinden ilişkiye geçebileceği bir Türkiye'dir aranan. Yine Baudrillard'a dönersek: "Kürselleşme, Avrupa Birliği, farksızlaşma ve bayağılaşma durumudur. Küresel krallığa karşı direnişin odak noktaları tekillerdir. Ancak Batıya baktığımız zaman tekilin bile aynılaştığı görülür. Bakın Fransa'da temel sorun türban, temel problemlerden biridir. Karşı ya da taraf olabilirsiniz. Ama sembolik anlamda bu durum ortadan kalkarsa sıradanlaşmış olur.. Avrupa'ya genel olarak baktığınızda her şey eşit gibi görünüyor. Ama kendisi gibi olan eşitlik var. Yani benzerleştiğin, bayağılaştığın oranda ordasın."

Evet, Türkiye'nin önündeki temel soru bu: bayağılaşmak ya da bayağılaşmamak.


4 Mayıs 2004
Salı
 
AKİF EMRE


Künye
Temsilcilikler
Abone Formu
Mesaj Formu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED