AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ

D Ü Ş Ü N C E    G Ü N L Ü Ğ Ü
'Seküler hayat' ayna mı, yoksa ateşle imtihan mı?

1980 sonrası Liberal siyaset ve serbest piyasa ekonomi politikası içeren icraatlarıyla yönetim anlayışı sergileyen Özal iktidarı sayesinde gerek cemaatler ve gerekse vakıf ve kurumlar yoluyla bireyler "Müslümanlaşma" yoluna gitmişlerdir.

Osmanlı devletinin gerileyiş dönemi içinde Osmanlı Aydınları gerilemenin nedenlerini sorgulamaya gitmiştir. Bazıları gerilemenin nedenini dinin dogmatikliğine! bağlamış, diğerleri ise gerilemenin asıl nedeni olarak dini yaşamın gerile/til/mesinin ve dinin unutulmasına bağlamışlardır. Celal Nuri, Baha Tevfik gibi mütercimler dinin batılılaşmada bir engel teşkil ettiğini söyleyip pozitivist bir anlayışla dini sekülerleştirmek istemişlerdir. Prens Sabahattin, Said Halim Paşa ve daha sonraları Mehmet Akif Ersoy, asıl gerilemenin dinin naslarından ve dini hayattan uzak kalınmasından dolayı olduğunu ifadelendirmişlerdir.

'Asıl kültür'ün ortaya çıkışı

Bu çatışmacı kanattan başarılı olarak çıkanlar mütercimler olan Baha Tevfik, Celal Nuri, Baha Tevfik, Abdullah Cevdet, Ali Suavi gibi düşünürler olmuştur. Diğer Liberal-muhafazakar kanat olarak görülen kişiler ve daha sonra onun gibi düşünenler bastırılmış, fikirleri irtica yaftası ile dikkate alınmamıştır. Fakat "Asıl kültürlerin kendilerini sonradan dayatmaları" (Paretonun) sosyolojik tezi gerçekleşmiş "Asıl kültür" 1946 CHP iktidarından sonra DP iktidarı aracılığıyla kendini göstermiş, daha sonra da 12 Eylül darbesi sonrası toplumsal ve düşünsel görünürlük olarak tekrar toplumsal hayatta kendini gerçekleştirmiştir. Özellikle 1960'larda Necip Fazıl, Sezai Karakoç gibi düşünürler, kendileri ile birlikte bir entelektüel / aydın nesli yetiştirecek bir okul kurmuşlardır. 1980 sonrası Liberal siyaset ve serbest piyasa ekonomi politikası içeren icraatlarıyla yönetim anlayışı sergileyen Özal iktidarı sayesinde gerek cemaatler ve gerekse vakıf ve kurumlar yoluyla bireyler "Müslümanlaşma" yoluna gitmişlerdir. Bilgi ve amel birlikteliğinden uzak olan bu oluşumlar düşünümsel olmaktan çok duygusal bir nitelik arz etmiştir. İslam kültürünü yaşamaktan çok bilmek ve karşıtlarıyla ced/b/elleşmek için okunan abur cubur kitaplar, İslam'ın ruhi boyutundan olan geleneğe ve tasavvufa anlamsız saldırılar, hayat anlayışı olarak modernliğe lanet okuyan, onun nimetlerini de kullanmaktan da haz duyan, ona şükreden iki yüzlü söylemler üreten, sabahlara kadar ced/b/elleşen namaz kılmadan yatan, "dar'ül harp" nedeniyle Cuma'ya gitmenin gerekliliğine inanmayan bir kuşak büyü/tül/dü.

Söylem olarak dini anlama ve yorumlamak açısından yavaş yavaş dünyevileşme/ sekülerleme sinyali veren Müslümanlar "güç" fenomeni üzerinde durmuşlardır. Özellikle ekonomik gücün olmazsa olmazlığını savunan bireyler kendilerine "Kuvvetli mümin zayıf müminden iyidir." hadisini kendi hayat anlayışlarında ve anlam dünyalarında anlamsallaştırmışlardır.

"Doksanlı yıllar Müslümanların iktidara koştuğu, iş piyasalarında etkin olduğu görünürlüğün ve görüntülerin arttığı yıllardandı." Ülkedeki Müslümanların kapitalizmin nimetleriyle buluşması bir nevi onların ateşle imtihanı olmuştur. Çünkü dinsel inanca ve yaşama asıl tehdit bilişsel bir alanda değil bilakis İslam Peygamberi Hz. Muhammed'in (s.a.v.) ashabını sık sık uyardığı gündelik hayatın metalaşmasında ortaya çıkar. Yazınsal metinlerde ve söylemlerde İslam'ın modern dünyanın verileriyle örtüştüğünü söylemeye başlayan elitistler "Kapitalistçe kazanıp Müslümanca yaşamakta" fazla zorluk çekmediler.

Bu safha çelişkilerin safhası olmuş ve dindar kesimin post-modern eriyik bir hale gelmesine yol açmıştır. Böylelikle "çevre" eriyik bir hale getirilip düşünsel ve ekonomik olarak merkeze taşınmıştır. Dindar burjuvazinin din anlayışı zamanla model olarak görünüm arz etmiştir. Bu görünüm bireyde bütün halde (düşünce, giyim, konuşma biçimi, kullandığı mekan olarak) görünürlük kazanmıştır. 1990'larda iki olgu vardır. "Radikal İslamcı tasavvurlarıyla Müslüman halk arasında tedrici uzaklaşma daha sonra bizzat bu halkın bağrında İslamcı modeli aşan kendini doğrudan inkar etmeyen modernliğin içinde yer almayan demokratik Müslüman toplumun hazırlanma safhasıdır."

Küreselleşmenin ve popüler kültürün etkisiyle oluşan kimliklendirme nosyonundan hareket edersek Vakko vs. eşarp giyen, dudak ve gözlerinde ruj vs. ile cinselliğini ön plana çıkartan, kozmetik ürünleriyle yüzünü dekoratif figür hale getiren, yine giymiş olduğu dar pantolon altındaki topuklu deri ayakkabılarıyla cinsel yürüyüşün içinde olan örtülü Müslüman kadının ne kadar melezleş/tiril/diğini sokakta görürüz. Bu protipin oluşmasında Dindar burjuvazinin giyim firmalarının sahipleri olan sakallı kapitalist amcaların etkileri görülmezden gelinemez. ".. İslami etiketle kapitalist ruhu birleştirerek bir gün Türk ekonomik establishment'ine girme mütevazı ve taşraya dayanan kökenleriyle "gerici" yaşam tarzları onları bundan uzak tutmuştur. Zenginleşme savurgan tüketim alışkanlıkları sergilemek ama yine de dini kurallara ters düşmeme özlemindedirler. İçlerinde "en sosyetikler" tatillerinde deniz kıyılarındaki Kapris adlı bir otele gitmektedirler. Sakallı ve başörtülü bu burjuvazi bu otelde "caiz" aile tatili yapmakta, cinsiyet ayrımının uygulandığı plajlarda yüzmekte "İslami mayo" giymekte ve bir yandan vücut geliştirme salonlarında iş konuşurken, helal gastronomik lokantada tuzlu hesap ödemektedirler. Anektodun (Zengin Ortodoks Yahudi dünyasında benzer durumlar) hatırlatan ötesinde dindar burjuvazinin İslamcı harekete yatırım yapmasındaki muğlaklığa dokunulmaktadır."

28 Şubat ve 11 Eylül süreci

Baudrillard, "şiddet ve çılgınlık" çağı olarak nitelendirdiği içinde bulunduğumuz çağ içindeki insanın açmazlarını açıkça ifade eder. Ona göre İnsan modern çağın bu parçalamasından sonra dini ritüellere dönüş yapacaktır. Gellner'e göre yaşanmaya tek devam etme şansına sahip din İslam'dır. Diğer dinler (kitabi-beşeri) sekülerleşmiştir. Sekülerleşmeye tek direnç gösterebilen din İslam olmaktadır. Ona göre bu direnç her geçen gün biraz daha artacaktır. Gellner'e bunu söyleten İslam'ın sahiciliği/otantikliğidir.

Özellikle yerli manada 28 şubat süreci ile küresel olarak 11 Eylül süreciyle karşılaşılan İslam kültürü kasıtlı olarak geriletiliyor. 28 Şubat süreci ile eski söylemlerini ve yaşamlarını tahlil bile etmeyen Müslümanlar 28 Şubat olgusunu! "hakikat duvarı!" olarak kendilerinde ve anlam dünyalarında içselleştirmişlerdir. Bir yenilgi psikolojisi ile hareket ediyoruz ve kendimizi "hakikat duvarı" diye nitelendirdiğimiz anakronik/köksüz harekete göre tanımlamaya, ifade etmeye çalışıyoruz. Şimdi Müslümanlar dünyevileşme tehlikesiyle karşı karşıyalar. Referanslarına (İslami değerlerine) sırt çevirdiler. Zaten öncesinde de ciddi olarak referanslarına eğilmediler. Özellikle 80'li yıllardan sonra Hadislerin sahihliği, Peygamberin evlilikleri, cinlerin varlığı, sahabenin eleştirisi, Kuranda neshi, tarihsellik-hermenoutik problemini, akıl- vahiy ilişkisini yorumlamaya çalışıp ced/b/elleşmişlerdir. Bu düşünümler ve gereksiz spekülasyonlar dünya görü/nü/şlerine ve zihniyetlerine de kodlanmıştır. Kapitalistçe yaşamlarını eleştirenleri ise ilkel, çağdışı, radikal, Ebuzer'in sosyalistliğinden (!) dem vurup "sosyalist İslamcılar" diye yaftalayıp marjinalliğe itmeye çalışmışlardır.

Tüm bunlara bağlı olarak bu noktada asıl iş ayıdnlara düşmektedir. İslam'ın evrenselliğinden hareketle tarihin akıntısına yön verecek şekilde kaynaklarına dönmesi gerekir.

  • AHMET DAĞ / ARAŞTIRMACI - YAZAR


  • Karşı karşıya olduğumuz 'risk'

    Helale-harama dikkat eden insanlar piyasadaki birçok ürünü araştırmak zorunda kalmaktadır. Güvendiği insanlara "bu caiz mi?" sorusunu sık sık sormaktadır. Bu makalede dünyevi (sıhhi) sebepler değil, dini (uhrevi) endişeler gözetilmiştir. Meselenin sağlık ciheti dikkate alınmamıştır.

    Haramdan azami sakınan mütedeyyin müslümanların evine dahi haram ihtiva eden mamuller rahatlıkla girmektedir. Bunları salam, sosis, sucuk, jambon, kavurma, ayakkabı, fırça, sabun gibi maddelere direkt katılarak, margarin, helva, şekerlemeler, çikolata, bisküvi, peynir, maya gibi mamullere kimyasal katkılarla ve alkolsüz meşrubatlara etil alkol (çözücü) katılarak tüketmekteyiz. Hatta beslenme kültürünün mühim bir unsuru haline gelmişlerdir. Helale-harama dikkat eden insanlar piyasadaki birçok ürünü araştırmak zorunda kalmaktadır. Güvendiği insanlara "bu caiz mi?" sorusunu sık sık sormaktadır.

    Meseleyi bir nebze zihinlerde netleştirmek için bu yazı kaleme alınmıştır. Bu makalede dünyevi (sıhhi) sebepler değil, dini (uhrevi) endişeler gözetilmiştir. Meselenin sağlık ciheti dikkate alınmamıştır.

    Domuz, tarım ve hayvancılıkta ekonomik verimliliği en yüksek canlıdır. Dişinden bağırsağına, derisinden kıllarına kadar bütün vücudu kullanılır. Gıdadan sanayiye, deri mamullerinden kozmetiğe kadar her alanda kullanılması onu cazip bir hale getirmiştir.

    Domuz, yılda ortalama 1-3 kez doğum yapabilir. Her batında cinsine göre 5-20 arası yavrulayabilir. Birkaç ayda 90-100 kg'a ve yetişkinliğinde 150 kiloya ulaşabilir. Yetişkin bir domuzun ağırlığının %30-%50'si arası yağdır. Bu hayvan çöp dahil hemen hemen her şeyi yiyebilir. Direncinin fazla olmasından dolayı yaşayacağı ortamların çok itinalı ve sıhhi olmasına gerek yoktur. Bu avantajlar dini endişesi olmayanları domuz çiftlikleri kurmaya teşvik etmiştir. Domuzdan elde edilen başlıca mamuller: jelatin, lipidler (yağ asitleri), deri, fırça kılı vesairedir.

    Mamüllerin içerdiği maddeler

    Jelatinler: Mamul içinde stabilizör vazifesi yaparlar. Domuz derisinden ve kemiklerinden asidik ya da alkali bir işlem uygulayarak elde edilirler. Katıldıkları mamule göre kremleştirici, bağlayıcı (yapıştırma), köpürtücü, stabilizatör (sabitleyici), kıvam arttırıcı ve emülgatör olarak kullanılırlar. Jelatinler sığır gibi diğer hayvanlardan elde edilse de domuza göre pahalıdırlar. Jelleştirici olan pektin ise elmadan yapıldığından sakıncalı değildir.

    Emülgatörler: Farklı maddelerin birbirine homojen karışımlarını sağlar ve karışımı sabit (stabil) tutarlar. Bunların kıvam arttırıcı, kavrayıcı, form verici, kremleştirici, yumuşatıcı gibi vazifeleri vardır. En yaygın kullanılanları monogliserid ve digliseriddir. Özellikle margarine formunu ve yumuşaklığını veren bu maddedir.

    Genellikle margarin yoluyla gıdalara girmekte ise de son zamanlarda artık direkt olarak katılmaktadırlar. E471, E472 (E472a,b,c,d,e,f), E473,ÖE479 arası kodlar bu lipidlere girer. Zannedildiği gibi buradaki E işareti emülgatörün E'si değil Europe (Avrupa) kelimesinin baş harfidir. Lesitinler (E322) ise mamül içinde emülsiyonu sağlar. Diğer bir deyişle maddelerin birbiri içinde dengeli (homojen) karışmasını sağlarlar. Hayvani olanları ve bitkisel olanları vardır. Soya, kolza, yerfıstığı ve mısır gibi bitkisel oldukları belirtilmezse kesinlikle sakınılmalıdır. Hidrojene nebati (trans) yağlar, bitkisel yağların hidrojenli ortamda ısıtılmasıyla elde edilirler.

    Bunda amaç margarine form ve yumuşaklık vermek, donma derecelerini yükseltmektir (ne kadar hidrojene edilirse o kadar sertleşir) ve en önemlisi de standart bir lezzet verip tüketici bağımlılığını arttırmaktır. Trans (hidrojene) yağların yanma derecesi yükseldiğinden defalarca kullanılabilirler ve yüksek ısılara dayanabilirler.Hidrojene margarinde istenilen yumuşaklığı elde etmek için mamul içerisine mono ve digliseridler katılmaktadır. Yukarıda bahsedilmemekle beraber tadlandırıcılar, mineleyiciler, lezzetlendiriciler, incelticiler, antioksidanlar, asitlik düzenleyiciler, koruyucu ve renklendiricilerin bazıları hem domuz hem diğer kaynaklardan elde edilebilirler. Bu maddelerde tam ayırım yapmak zorlaşmaktadır. Üretici firmaya göre hammadde değişmektedir.

    Meşrubatlardaki mahzurlar: İmalatcı kanunen formülünün % 5'ini gizleme hakkına sahiptir. Batıda ise bu % 2'dir. Alkolsüz içecekler içerisine (formüle) direkt alkol katılmamaktadır. Ancak imalat esnasında yardımcı unsur (çözücü) olarak etil alkol kullanılmaktadır. Bilhassa meşrubatlarda kullanılan tat ve koku verici esansları çözmek için alkol kullanılır. Endüstriyel kimyada alkol tahtını kurmuş ve tecrübeler alkol üzerinde yoğunlaşmıştır. Helal bir çözücü arayışı pek olmamıştır. Oysa alkole alternatif olarak su bazlı aromalarda propylen glykol (petrolden üretilir, domuz kökenli olanları vardır), yağ bazlı olanlarda ise triacetin kullanılabilir.

    Domuz türevi mamullerin ve alkolün tüketilmesi haram olduğu gibi bu maddeler sosyal hayata bakan yönüyle de tahribat yapar. Şu bilinen bir gerçektir ki: dinin, iklimin, coğrafyanın sosyolojik yapıyı etkilemesi gibi, beslenme kültürünün toplumlar üzerindeki tesiri de fazladır. Güzel hasletleri kaybedip yerine kötü huyların ikamesinde domuzun ihmal edilmeyecek bir hissesi vardır. Haram gıdaların bilinçsiz tüketiciye kanuni boşluklar ya da birtakım hileler kullanılarak yedirilmesi doğru değildir. Bu ihmale karşı alınacak önlemler şöyle sıralanabilir:

    Birincisi: Vatandaşının ruh ve beden sağlığını korumakla vazifeli olan devletin alacağı tedbirlerdir. Mamulde kullanılan maddelerin sadece kodlarını ya da adını değil, menşeini yazma mecburiyeti getirilebilir ve bunlar denetlenebilir. Yahudi dininde helal anlamına gelen Koşer (Türkiye Hahambaşılığı koşer sertifikası vermektedir) gibi bir denetleme yetkisi Diyanet'e verilebilir.

    İkincisi: Devlet, domuz mamullerine alternatif olabilecek ürün ve teknolojileri destekleyebilir. Domuz yağlarına alternatif olabilecek palm yağı (palmiye ya da hurma yağı), Hindistan cevizi yağı ve kakao yağı gibi doymuş yağlar ve alkole alternatif olarak mevzu edilen kimyasallar sübvanse edilebilir.

    Üçüncüsü: Sivil örgütlenmeler artabilir ve bilinçlenip bu konuları yakın takibe alabilir. Hukuki hak arama talepleri formalitelerden kurtarılıp kolaylaştırılabilir. Manevi tahribatı fazla olan bu mamuller hakkındaki tazminat taleplerinin tavanı yükseltilebilir.

    Dördüncüsü: Tarihimizdeki en eski sosyal-sivil örgütlenme olan cemaatler bu konuya ciddi olarak eğilip bu ürünleri protesto edebilir. İnternet, medya ve şahsi ilişkiler kullanılarak belli periyotlarla mesele gündemde tutularak teyakkuz sağlanabilir.

    Beşincisi: Sosyal hayatın en küçük topluluğu olan ailede alınabilecek tedbirlerdir ki, bunlar; fertlerin bilinçlendirilmesi, fenni (kimyevi muameleden geçmiş) mamullerin tüketiminin azaltılması olabilir. Hazır gıdalara alternatif olarak evde hazırlanmış tatlı, şekerleme, konserve ve kurutulmuş gıdalar tüketilebilir. Bu tarz bir beslenmeye yemek kültürümüz ve Türkiye'deki tarım çeşitliliği çok müsaittir. Tabii gıdalarla beslenmenin hem sıhhi hem dini faydaları elbette inkar edilemez.

  • SADULLAH DEMİRCİOĞLU / İŞADAMI


  • 1 MAYISLARIN RUHU
    Bilindiği gibi "Uluslararası birlik, dayanışma ve Mücadele günü" olan 1 Mayıs, kimi yerde bir özgürlük bayramı, kimi yerde emek bayramı ve kimi yerde de emekçilerin haklarını gaspeden yönetimlere karşı birlik ve dayanışma günü olarak kutlanmaktadır. 1 Mayıs ülkemizde ise işçi bayramı olmaktan çok çalışanlar başta olmak üzere geniş kitlelerin yaşadığı sorunların dile getirildiği, kapitalizme, sömürüye, küresel sömürgeciliğe, adaletsizliğe, eşitsizliğe, savaşlara, baskılara ve yasaklara karşı haykırma günü olarak kutlanmaktadır.

    Tarihte '1 Mayıs'lar

    1 Mayıs'ın tarihine baktığımızda 1886'da Şikago (Chicago-ABD)'da bayraklaşan ağır çalışma sürelerinin yeniden düzenlenmesi için başlatılan mücadeleyi görmekteyiz. Bu mücadele sadece iş saatlerinin düzenlenmesi değil, çalışanların, ezilenlerin, işsizlerin, yoksul halk kesimlerinin ekmek, barış, özgürlük hak ve onur mücadelesidir. 1 Mayıs bir ideolojinin kavramı değil, tüm çalışanların ve dünyanın evrensel, ortak değeridir. 1 Mayıs 1886, Amerikalı işçilerin insanlık dışı çalışma şartlarına ve emek sömürüsüne karşı başlattıkları onurlu mücadelenin simgesidir. Bu tarihte yapılan yürüyüşe 80 bin işçi, eşleri ve çocukları ile katıldı. Mitingte konuşmalar yapıldı. Daha sonra miting dağılırken polisler kalabalığa ateş açtılar ve 6 kişi hayatını kaybetti. Olayların ardından işçi liderleri nden Albert Richard Parsons, August Spies, Adolph Fischer, George Engel, Louis Lingg, Oscar Neebe, Samuel Fielden ve Michael Schwab tutuklandı. Uzun mahkemelerden sonra sanıklardan yedisi ölüm ve Neebe ise 15 yıl mahkumiyet cezasına çarptırıldı.

    Osmanlıda 1 Mayıs gösterileri

    Ülkemizde ilk 1 Mayıslar 1909 yılında kutlanmaya başlandı. II. Meşrutiyet döneminde Üsküp'te, 1911'de Selanik'te, 1912'de de İstanbul'da gösteriler gündeme geldi. İstanbul işgal altında olduğu için 1921 1 Mayıs'ında "Şirketi Hayriye" ve Haliç Tramvay işçileri gösteriler yaptılar. 1922'de ise başta Ankara, "İmalat-ı Harbiye" işçileri olmak üzere Mersin, İzmir, İzmit ve Adapazarıínda gösteriler yapıldı. 17 Şubat 1923íde 1 Mayıs İşçi Bayramı olarak kabul edildi. 1925-30 yılları arasında siyasi konjonktüre bağlı olarak herhangi bir kutlama yapılamamıştır. 1932'de TBMMí'ye sevkedilen ancak 1936 yılında 3008 sayı ile çıkan İş Yasası işçilere yeni yasaklar getirirken daha çok işverenlerin çıkarlarını korur nitelikte idi. 1938'de çıkartılan cemiyetler yasası ile de (ırk, dil, din, aile ve sınıf) esasına dayalı dernek kurulamayacağı hükmü getirildiğinden sendika kurulamaz hale geldi. Türkiye'de ilk kitlesel eylem 1 Mayıs 1976 yılında yapıldı. 1 Mayıs 1977 İstanbul Taksim Meydanında yapılan gösteride 34 kişi hayatını kaybetti, 93 kişi yaralandı. 12 Eylül 1981 tarihinden itibaren de Türkiye'de 1 Mayıs yasal tatil olmaktan çıkarıldı. 1996 yılına kadar 1 Mayıslar daha çok lokal olarak salonlarda kutlandı. 1996 yılında İstanbul Kadıköy Meydanında yapılan 1 Mayıs gösterilerinde 3 kişi öldü.

    Bu yıl 1 Mayıs törenleri, birkaç yönden özel öneme sahiptir. Çalışanlar olarak, Irak ve Filistin başta olmak üzere dünyanın bütün sıcak bölgelerinde tüm halklara yönelik insanlık dışı saldırılardan kaygı duymaktayız. Tüm dünyanın gözü önünde terör Ortadoğu'yu bir kez daha kan gölüne çevirmiştir. ABD, Filistin'e karşı gerçekleştirilen bu işgali desteklemekte, BM ve AB ise, sessiz kalmaya devam etmektedir. Tüm dünyada halkların yoğun protestoları dikkate alınmamakta, barış çağrıları karşılık bulmamaktadır. 1 Mayıs, kavganın, çatışmanın günü değil, birliğin, dayanışmanın, mücadelenin, demokrasinin, barışın, yoksulluğa, yolsuzluğa, sömürüye ve 'savaşa hayır!' demenin günüdür.

  • HÜSEYİN TANRIVERDİ / MANİSA MİLLETVEKİLİ



  • 3 Mayıs 2004
    Pazartesi
     


    Künye
    Temsilcilikler
    Abone Formu
    Mesaj Formu

    Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
    Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
    Bilişim
    | Dizi | Çocuk
    Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
    © ALL RIGHTS RESERVED