AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ

K R O N İ K  M E D Y A
'Geceyarısı Ekspresi' daha dünkü çocuk!

Gazetemizin dünkü sayısının sürmanşetinden öğrendik: "Geceyarısı Ekspresi" filminin uyarlandığı kitabın yazarı Türkiye'den özür diliyormuş... Ne dersiniz, yazarın bu (gazetemizin ifadesiyle) "geç ama anlamlı" özürünü kabul edelim mi?

Gazetemizin dünkü (3 mayıs) sayısının sürmanşetinde karşılaştık: "Midnight Express özür diliyor" deniliyordu. Yani, Türkiye'de hakkında en fazla mürekkep harcanmış film olduğu muhakkak olan "Geceyarısı Ekspresi" adlı filmin uyarlandığı kitabın yazarı yıllar sonra özür diliyormuş. Yazar, kitabından hareketle çekilen filmdeki işkence sahnelerinin Türkiye'nin imajını fena halde bozduğunu ve bunun bir haksızlık olduğunu açıklamış.

Ne dersiniz, yazarın bu (gazetemizin ifadesiyle) "geç ama anlamlı" özürünü kabul edelim mi?

Kötü filmdi, evet...

Siz ne düşünürsünüz bilemeyiz ama bizim bu soruya cevabımız şöyle: "Geceyarısı Ekspresi", filmden biraz anlayan herkesin kabul ettiği gibi çok kötü bir film. 1975 yılında gösterime giren ve hakkında (uzun yıllar Türkiye'ye girişi yasaklandığı için çoğunda film izlenmeden!) çok ağır eleştiriler kaleme alınan bu filmin kalitesizliği film televizyon kanallarında yayımlanınca Türkiye'deki film izleyicileri tarafından da kolayca anlaşılmıştı zaten... "Geceyarısı Ekspresi" kötü bir filmdi, çünkü Türkiye'yi ve Türkleri çok sığ, çok tek yanlı, çok cahilce anlatıyordu... Yoksa, filmin kötülüğü Türkiye cezaevlerinde işkence olduğuna dair bir "iftira"yı ortaya atmasından kaynaklanmıyordu...

Biz işte söz konusu filmi bu gözle değerlendirdiğimiz için okumakta olduğunuz bu yazıya "'Geceyarısı Ekspresi' daha dünkü çocuk!" başlığını uygun bulduk.

İftira...

Evet, filmin gösterime girdiği 1975'ten sonra öyle cezaevi hikayeleri dinledik ve okuduk ki, filmin yönetmeni Alan Parker'ın hayalgücünün sığlığına şaştık kaldık!

Sadece 1975'ten itibaren dinlediğimiz hikayelerden ötürü değil, Tercüman'ın (Ilıcaklar) dünkü (3 Mayıs) sayısında yer alan Reha Oğuz Türkkan'ın "Turancılık Dâvası" başlıklı yazısını okuyunca da durum değişmiyor.

Dolayısıyla, madem ki Yeni Şafak bu sürmanşeti atarak "Geceyarısı Ekspresi"nin özürünü bildiriyor, biz de fırsat bu fırsattır diyerek biri "sağ"dan, diğeri "sol"dan iki kişinin tanıklığıyla iki "cehennem" hikayesini aktarmayı uygun bulduk. Bakalım hakkında onca laf edilen "Geceyarısı Ekspresi" ne derece "iftiralar"la dolu imiş:

... Ve tanıklar

İlk tanıklık, Hürriyet'ten Ertuğrul Özkök'ün geçen gün "öldü" diyerek ölmeden mezara koyduğu Nihat Sargın'dan olsun. Birgün gazetesinden Erbil Tuşalp'ın köşesinden aktarıyoruz:

"On gün boyunca gözleri bağlı uykusuz, bir iskemlede oturtularak sorgulandım. Soyularak çırılçıplak biçimde beton zemin üzerinde bırakıldım. Gözaltına alınmamdan yaklaşık on gün sonra askıya alındım. Askıya alınmadan önce bir süre tazyikli soğuk su altında tutuldum. Birkaç gün sonra askıya alındığımda, cinsel organıma ve ellerime elektrik bağlandı. Elektrik verilmeden önce su ile bütün vücudumu ıslattılar...."

Bu kadarı yeter herhalde....

İkinci tanıklık ise, "3 mayıs Türkçüler Günü" dolayısıyla kaleme aldığı yazıda Ord. Prof. Dr. Reha Oğuz Türkkan'a ait:

"İstanbul'a nakledildiğimizde, Emniyet'in Sansaryan Han'ın en üst katındaki hücrelere kapatıldık. İşkenceler orada uygulandı. 'Mutena Oda' adı verilen, iki metre yükseklikte, 50 cm eninde ve tepesinde Nazi Almanyası'ndan alınma özel yapılmış (...) şiddetli acı veren ampüller yerleştirilmişti. Yukarıdan kelepçelerle asılı duruyorduk. Butan bunlar Sansaryan Han'ın 8. katında oluyordu. (...) Sansaryan'ın en alt kattaki mahzenlerinde de hücreler vardı: sırf beton, lâğımla ıslak, akrepli yerlerdi. Ne yatak vardı, ne oturacak bir şey..."

Bu kadarı da yeter herhalde...

İşte size iki tanıklık: Birincisi "Geceyarısı Ekspresi"nden yaklaşık 30 yıl öncesinden; ikincisi ise yaklaşık 10 yıl sonrasından....

Peki ya diğerleri mi?

Onları sıralamaya ne bu sayfa yeter, ne de 100 tane "Geceyarısı Ekspresi".

Ama illâki bir örnek, hem de çok yakınlardan bir örnek daha verin, diyorsanız, size o zaman da gazetemizin İcra Kurulu Başkanı Mustafa Albayrak'ın çok yakın geçmişte yaşadıklarına ilişkin tanıklığına başvurmanızı öneririz... (K.B.)


'Çakır'a gıyabi cenaze namazı meğer neymiş...

Gazeteciler, televizyonlardaki dramaların ve drama kahramanlarının toplumsal reel hayat üzerinde doğrudan etkiler yaptığına, yer yer o hayatı yönlendirdiğine dair efsaneleri piyasaya sürmekten çok hoşlanıyorlar. Bu işin altında hangi saiklerin bulunduğunu tabii ki bilmiyoruz, saptamakla yetiniyoruz...

Bunlardan sonuncusu Pazar Hürriyet'te, Ayşe Arman'ın, "Efendiler" adlı kitabı yeni yayımlanan gazeteci Soner Yalçın'la yaptığı söyleşide yer aldı... O uzun söyleşiden kısa bir diyalog okuyalım önce:

Arman: Peki Çakır'ın ardından ölüm ilanları verilmesi, cenazesinin kaldırılması, dualar okunması, rozetler takılması. Bunlara ne diyorsunuz?

Yalçın: Ya bu bir espri! Nasreddin Hoca'nın, Aziz Nesin'in torunları bunlar. Gırgır geçiyorlar, alay ediyorlar. Gazeteciler de bunu ciddiye alıp haber yapıyor.

Şimdi bu diyalogu aklınızın bir köşesinde tutun, biz sizi geçtiğimiz hafta Star televizyonunda yayımlanan "Objektif" adlı programa götüreceğiz. Programın hemen başındaki bir tartışmayı aktardığımızda Yalçın'ın ne kadar haklı olduğunu, Arman'ın en büyük hatasının da hiç sorgulamadan bu haberlere inanmak olduğunu anlayacaksınız...

Objektif'i hazırlayıp sunan Kadir Çelik, o günkü programını, "Çakır"ın ölümünün ardından "insanların gösterdiği gereğinden fazla tepki"ye ayırmıştı. Konuk bileşimi hiç fena değildi: "Kurtlar Vadisi" adlı futbol takımının kaptanı, Çakır'ın ardından ona gıyabi cenaze namazı kılan İlahiyat Fakültesi öğrencilerini temsilen bir öğrenci, "Çakır" Oktay Kaynarca ve CHP'nin aktör-milletvekili Berhan Şimşek...

Kadir Çelik'in programı sunuşunda iki ana tema hemen dikkati çekiyordu: Medyanın insanları etkileme gücü ve onun altına sinik bir biçimde sızdırılmış olan "siz de amma naif insanlarsınız be kardeşim, gerçekle kurgu bu kadar mı biribirine karıştırılır" demeye getiren hafif dalgacı bir tavır...

Çelik, ilk sözü futbol takımı kaptanına verdi. Gelen cevap, Çelik'in kurguladığı programa fazla hizmet eder nitelikte değildi, ama ona rağmen program aynı çerçevede sürdürülebilirdi... Kaptan, takıma "Kurtlar Vadisi" adını vermelerinin bir "espri" olduğunu, Çakır'ın ölümünün ardından saygı duruşunda bulunarak da espriyi devam ettirdiklerini anlattı. Tamam, diziyi seviyorlardı ama öyle gerçekle filmi biribirine karıştırdıkları falan yoktu...

Kadir Çelik pek memnun olmamıştı cevaptan, "Çakır"da sevildiğini bildiği için "espriydi" lafına fazla takılmamayı tercih etmişti...

Fakat iş "gıyabi cenaze namazı" meselesine gelince, ortalık karıştı. Aslında gelen cevapla birlikte program tamamen çökmüştü ama Çelik gene de sürdürdü tartışmayı... Öcünü, İlahiyatlı gence bir daha derdini anlatacak bir söz imkânı vermemekle aldı...

Peki ne dedi imam hatipli genç de, Kadir Çelik o kadar kızdı? Mealen aktarıyoruz:

"Medya bu meselede bizim amaçladığımızın tam tersini yansıttı kamuoyuna... Biz, bu diziye başından beri karşıydık, insanları yanlış ve kötü masallarla uyuttuğu düşüncesindeydik. Çakır ölünce, 'aman neyse, darısı Kurtlar Vadisi'nin başına' anlamında gıyabi cenaze namazı kıldık. Ve biz bunu bu açıklıkla medyaya yazılı olarak ilettik, onların verdiği mesaj, bizim amaçladığımızın tam tersi oldu, çok şaşırdık..."

Nasıl, beğendiniz mi? Çok tuhaf bir hikâye değil mi? Başta sorduğumuz soruyu tekrar ederek bitirelim: Gazeteciler, televizyonlardaki dramaların ve drama kahramanlarının toplumsal reel hayat üzerinde doğrudan etkiler yaptığına, yer yer o hayatı yönlendirdiğine dair efsaneleri piyasaya sürmekten neden bu kadar çok hoşlanıyorlar? Bu yolda neden "açık tahrifat"ı bile göze alabiliyorlar? Nasıl bir psikoloji var bunun altında acaba? (A.G.)


Devecioğlu: Cevap ararken sorusunu kaybeden gazeteci!

Tartışmadan artık herkes haberdar... İşgalin daha ilk gününden itibaren istediği Iraklıyı başına çuval geçirerek tutuklayan ABD ve İngiliz askerlerinin cezaevlerinde sahneye koyduğu işkence oyunlarının görüntülerinin bir Amerikan televizyon kanalı ve İngiliz gazetelerinde yayımlanmasından "Türk basını" açısından çıkarılacak hisseye ilişkin tartışmadan söz ediyoruz.

Tartışma Vatan gazetesi genel yayın yönetmeni Tayfun Devecioğlu'nun ortaya attığı şu soru ile başladı:

"Bizde olsa fotoğrafı yayınlayabilir miydik?"

Vatan gazetesi dünkü (3 Mayıs) konuyu tartışmaya da açmış.

Ama bu tartışmada bizim ilgimizi çeken en hoş yorum, hâlâ, soruyu ortaya atan Devecioğlu'nun yazısında yatıyor...

Devecioğlu, bu "cevabı önceden belli" sahte soruyu ortaya atarken bakın neler yazıyor:

"Peki neden yayınlamayız? Çünkü bizde toplumun tepkisi ABD'ye göre çok daha sert olurdu. Çünkü biz, bölücü terörle mücadelede çok daha fazla acı çektik. Ve bizim askerimiz vatanı korumak için haklı, kaçınılmaz bir savaşa girdi. Vatanını seven her Türk bu mücadelede ordunun yanında yer aldı. Oysa ABD, haklılığı 'su götürür' bir savaşta. Afganistan tamam ama, artık herkes biliyor ki ABD, Irak savaşının gerekçesini yaratamadı. İşte bu nedenle Amerikan toplumunun da, medyasının da kafası karışık."(!)

Yani ancak bu kadar olur; bir gazeteci bizzat kendisinin ortaya attığı bir soruyu cevaplarken sorusunu ancak bu kadar unutabilir!

Belli ki Devecioğlu, ortaya attığı soruya cevap ararken bir ara dalıp gitmiş...

Söyler misiniz; "Bizde olsa fotoğrafı yayınlar mıydık" sorusu ile, bizim "bölücü terörle mücadelede çok acı çekmiş" olmamızın ya da Türk ordusunun yürüttüğü savaşın "haklı, kaçınılmaz bir savaş" olmasının ne alakası var?

Ne yani; Amerikan televizyon kanalı ve İngiliz gazeteleri ordularının Irak'ta yürüttüğü savaşın "su götürür" bir savaş olmasından dolayı mı söz konusu işkence fotoğraflarını yayınlıyor?

Ne yani; Irak savaşı "su götürmez" cinsten, yani "haklı, kaçınılmaz bir savaş" olsaydı Amerikan ve İngiliz askerlerinin Iraklı tutuklu ve mahkûmlara uyguladıkları işkence "anlaşılır" bir uygulama ve "yayınlanamaz" bir haber mi olacaktı?!

Dedik ya, gerçekten de "cevabı önceden belli" sahte bir tartışma....

Öyle bir tartışma ki, vazgeçtik soruya doğru dürüst bir cevap almaktan, gazeteci daha bizzat kendisinin formüle ettiği sorunun farkında değil! (K.B.)


4 Mayıs 2004
Salı
 
YÖNETENLER: Kürşat Bumin
Alper Görmüş


Künye
Temsilcilikler
Abone Formu
Mesaj Formu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED