|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Hava oldukça soğuk ve pusluydu. İnsanlar soğuktan korunmak için daha çok kürk ve deri giysiler tercih etmişlerdi. Ancak üstlerindeki kıyafetler bugünkü gibi şık ve kaliteli değildi. Daha önce de belirttiğim gibi Sovyet sistemi sadece ihtiyacı karşılamakla yetiniyor, kalite ve zarafete önem vermiyordu. Tren garının dışında bizi ilk karşılayan heyet taksiciler oldu. Daha yeni yeni yabancı görmeye başlayan taksicilerin bugünkü gibi gözleri açılmamıştı. Fahiş fiyatlar istemedikleri gibi, bütün Moskova'yı tur attırdıktan sonra varacağınız yerlere de götürmüyorlardı. Taksiye atlayıp gardan ayrıldıktan sonra, şehre doğru yola koyulduk. Ancak bindiğimiz taksi pek de konforlu değildi. Kapı ve pencere aralıklarından rüzgar esiyordu. Taksinin içi dışarıdan daha soğuk olduğundan dolayı buz kesmiştik. Tir tir titriyorduk. Bunu fark eden taksici, ara sıra kafasına devirdiği şişeyi bize uzattı. Hadi birer yudum alın da içiniz ısınır. Üşümezsiniz diyerek belli ki sigaradan dolayı sararan dişleriyle sempatikleşmeye çalıştı, belki bir kaç ruble fazla veririz diye. Ömürlerinin yarısını votka, kara ekmek ve salamla geçiren Rusların birçoğunun direksiyon başında alkol kullandıklarına ilk defa orada şahit oldum. Biz tir tir titrerken, şoförümüz ise çakır keyf yapıyordu. Bir taraftan votkasını içiyordu, bir taraftan Alla Bugaçov'un ''Maya Moskva'' "Benim Moskovam" şarkısını bize dinletiyordu. Ara sırada kendisi de mırıldanıp duruyordu. O kadar üşümüştük ki, ne Alla Bugaçov'u dinleme, ne de şoförün çakır keyfini çekme halimiz vardı. Bir an önce yabancıların kaldığı İn Turist Oteli'ne ulaşmak için dua ediyordum. Salam ve votka kokularının arasındaki soğuk yolculuğumuzun nihayetinde otelimize geldik. Her tarafı buram buram komünizm kokan, kasavetiyle iç karartan otelin lobisinde yıpranmış birkaç kızıl renkli koltukların olduğu yere gidip müsait bir koltuğa yığıldım. Beraber olduğumuz arkadaşım oda kiralama ile ilgili işlemleri yaptıktan sonra, adeta Birinci Dünya Savaşı'ndan kalma asansörle yukarı çıktık. Kirden rengleri kararmış ahşap kapıyı açtığımızda, sokaktaki kokuya benzer bir koku bizi karşıladı. Ekşimiş salam ve votka kokusu idi. Anlaşılan o odadan bir komünist geçmişti. Odadaki kokuya aldırmadan sıcaklığı içimi ısıtmıştı. Yatağa gelince, sarma tellerden meydana getirilen yatağın her tarafından gıcırdama sesleri geliyordu. Bu yetmezmiş gibi yatağın içinden fırlayan kazık gibi yaylar da günlerce sağımı solumu didikleyip durdu. Yalnızca yabancıların kalabileceği otelin hali içler acısıydı. Herhalde diğerleri ondan da kötü olmalıydı. Komünizmin halini andırıyordu. İnsanlara mutluluktan çok eziyet eden bir sistemin çöküşünü seyretmek bir taraftan da keyif vermiyor değildi. Birkaç saat dinlendikten sonra karnımızı doyurmak için lokanta demek için 'şahitlerin gerektiği' bir salona girdik. Ne hikmetse iç karartıcı kızıl, gri ve koyu kahve rengi tonlar buradaki ortamı da hakimiyeti altına almıştı. Masalardaki örtüler de manzaradan farksızdı. Yemek lekeleriyle kirlenmiş menü listesinin hali yemeklerdeki lezzeti (!) anlatmaya yetiyordu. Koca bir kağıdın ortasına küçük harflerle yazılmış birkaç yemek çeşidi ve votka başta olmak üzere içecekler karalanmıştı. Bütün menüyü adeta domuzlar istila etmişti. Bereket versin "Yemeklerin sultanı yumurta" imdadımıza yetişti. Kara ekmek, ondan fazla haşlanmış yumurta ve çay ile karnımızı doyurduk.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |