|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Türkiye'de her on yılda bir tekrarlanan, siyasal bir ritüel haline gelen darbe geleneğinin son örneği 'post-modern darbe'dir. Her darbe gibi bu da bir tür siyasal sapmayı temsil eder. Çağdaşlaşma, batılılaşma, modernleşme retoriğiyle demokratik sistemi darbelerle pekiştiren siyasal kültürün başkaca bir örneğini bulmak herhalde mümkün değil. Darbe geleneği ile siyasal kültürünün özdeşleştiği tek ülke Tayland'dır. Türkiye ile hemen hemen aynı dönemlerde darbeleri yaşayan bu Asya ülkesiyle özdeşleşmek seçkinlerimizin fiyakasını bozacak bir durum. Ne var ki darbe kültürü, çağrışımının aksine askeri bir zihin formatıyla sınırlı bir sorun değil. Türkiye'de darbeyi yapanlardan çok 'darbeciler sınıfı' vardır ki bu sınıf içerisinde okumuş-yazmışlardan akademisyenlere, sanatçılardan işadamlarına ve özellikle de medyaya kadar uzanan geniş bir ayrıcalıklı azınlık yer alır. Bu kesim, ne zaman kendisine "rahatın battığı"nı hissederse darbe çığırtkanlığına başlar. Darbeciliklerini meşrulaştıran tek referans da yapılan en son darbedir. İmam Hatip meselesi etrafında başlatılmaya çalışılan tartışmanın özü bu darbeci refleksin harekete geçmesidir. "Rahat"ın iktidara batması söyleminin dışa vurduğu zihin formatı; darbeyi gerçekleştirenlerden çok darbecilik tutkusunun ne kadar derinlerde kök saldığının göstergesidir. "Rahatın iktidara batması" tehdidini savuranların hem iktidara akıl hocalığı yapmaları hem de post-modern darbeden sille yiyenlerden oluşması hiç de şaşırtıcı değil: Darbecilik psikolojisi, çağrışımını aşan bir zihniyet yapılanmasıdır. İktidarı can siperane savunan(!) büyük medyanın köşe yazarlarının "arka bahçe" edebiyatına başlamaları, "28 Şubat'ın rövanşı" manşetini atmaları aslında iktidara verilen desteğin 'tuhaflığı'nı açığa çıkarıyor. Bu tuhaflık, 'verilen destek'in neyin karşılığı olduğu sorusuna verilen bir cevaptır ve buna kanmamamsı gereken herkesten önce iktidar olmalıdır. 2002 genel seçimlerinden evvel, muhtemel iktidar partisine yaptığım bu yöndeki bir uyarıyı, en büyük gazetenin genel yayın yönetmeni, iktidar partisini korumak adına beni kışkırtıcılıkla suçlamaktan çekinmemişti. Bu kesim, AKP'yi, kendisini destekleyen geniş kesimlerin beklentilerine duyarlı olmaya çağırmayı, post-modern darbenin kılıç artıklarının 'iğva'larına karşı yapılan uyarıları "kışkırtıcılık"la, marjinal bir kesimin iktidar üzerinde baskı kurmaya çalışmasıyla suçlamaktan geri durmuyordu. İktidar partisine destek vermelerini bir lütuf gibi gösteren, toplumsal destekleri tükenmiş seçkinlerin partinin kurmayları üzerinde baskı mekanizması oluşturarak iktidarı rehin alma stratejisi izledikleri çok açık biçimde okunuyor. Bu süreçte yapılan uyarılara karşı saldırganlaşmalarının nedeni ise, yaptıkları telkinlerin büyüsünün bozulmasından endişe duymalarıdır. Siyaseti halkın taleplerinin iktidara taşınması, siyasal alanda dillendirilmesi değil, belli güç odaklarının taleplerinin halka yansıtılmasına dönüştüren darbecilik anlayışı iktidar partisinin aldığı toplumsal desteği yok sayarak telkinlerini sürdürmeye çalışmaktadırlar. Oysa soyut anlamda konuşulduğunda darbelerin izlerinin silinmesinden, siyasal hayatın normalleştirilmesinden dem vuran çevrelerin post-modern darbenin tortularından bir yasağın, bir adaletsizliğin düzeltilmesine bu denli karşı çıkmalarının darbecilik psikolojisini aşan boyutları var. Teknik anlamda darbeler siyasal hayata bir müdahaledir, ancak bizde bu belli bir zihniyetin toplumsal hayatı şekillendirme talebini yansıtır. 28 Şubatta dışlanmış merkez gazetecilerin de darbecilik yapmak zorunda kalmalarının iki nedeni var; biri 'zihniyet yapısı' diğeri 'sınıfsal iktidar' sorunudur. Bu durum, toplumsal taleplerle sınıfsal iktidarı sürdürmek arasında sıkışmış seçkinciliğin aşması mümkün olmayan bir paradoksudur ve ne yazık ki bedelini bu ülke ödemektedir.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |