|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Türkiye Büyük Millet Meclisi-(TBMM)'nde birinci tur görüşmeleri yapılan Anayasa'nın bazı maddelerinde değişiklikler getiren paketle ilgili tartışmaların "pozitif ayrımcılık" üzerinde odaklandığı görülüyor. Oysa ki pakette son derece önemli değişiklikler var. Tartışmaların odaklandığı şu "pozitif ayrımcılık" konusuna bir bakalım. Hepimiz "kadın-erkek eşitliği" tartışmaları ve bu çerçevedeki gelişmeleri az çok biliyoruz. Kadının bağımsız ve erkekle eşit bir "gerçek kişi" haline gelmesi için ciddi mücadeleler verilmiştir. Bütün mesele kadının hukuki ehliyete sahip ve kendi davranışlarına karar verebilen bir "kişi" olarak benimsenmesinde düğümleniyor. Kadın-erkek eşitliğine ilişkin tartışmalar bir bakıma kadının bir kişilik kazanma mücadelesidir. Kadın sorunu değil insanlık sorunu…. Her ne kadar medeniyetler düzleminden konuya bakılınca farklı uygulamalar söz konusu olsa da hem Doğu'da hem de Batı'da kadının toplumsal hayattaki yeri ve konumunun sorunlu olduğu görülür. Aslında kadına ilişkin sorunun sadece bir "kadın sorunu" mu yoksa bir "insanlık sorunu" mu olduğu tartışmaya değer bir sorudur. Çünkü kadınların maruz kaldığı muamelenin bir ucunda erkekler yer almaktadır. Dolayısıyla "kadın sorunu" olarak tanımlanan uygulamaların karşı ucunda erkekler bulunmaktadır. Bu durumda sorun bir kadın veya erkek sorunu değil bir "insanlık sorunu" olarak ortaya çıkmaktadır. Toplumsal hayata yön veren temel ilke olarak "kadın-erkek eşitliği"nin benimsenmesi ve kamusal politikaların bu ilkeye göre oluşturulması önemli bir adımdır. Ancak bu ibarenin Anayasa'ya girmesiyle tüm ayrımcı uygulamaların son bulacağını beklemek hayalcılık olur. Çünkü bunun bireylerin zihin dünyalarına yön veren bir temel ilkeye dönüşmesi, herkesin bu ilkeyi içselleştirmesi ve hayatını buna göre tanzim etmesi uzun bir süreci gerektirmektedir. Kadın-erkek eşitliğinin yanında bir de kadınların lehine "pozitif ayrımcılık" talep edilmesi tartışma yaratmıştır. Ayrımcılık ister negatif isterse pozitif olsun farklı muamele, kayrılma, korunma isteğinden başka bir şey değil. Bu konuda söylenen şu: Kadın-erkek eşitliğinin sağlanabilmesi için kadınlara yönelik olarak ayrımcı, kayırma ve korumaya yönelik politikalar izlensin. Çünkü aradaki makasın kapatılması ancak böyle mümkün olabilir. Mesela TBMM veya diğer temsil kurullarında kadın üyelerin sayılarını erkeklerle eşit seviyeye getirebilmek için kadınlara yüzde ellilik bir kota ayrılsın ve bu kotanın doldurulmasına çalışılsın. Bu konuda bazı Avrupa ülkelerinden de örnekler verilmektedir. Özellikle İsveç'teki uygulama önemlidir. Matematiksel eşitlik sorunun çözümü mü? Kadın-erkek eşitliği meselesinin matematiksel eşitlik şeklinde düşünülmesi ve sayısal bir eşitlik yoluyla temin edilmesi anlayışının temelde sorunlu bir anlayışı yansıttığını söylememiz lazım. Bir ülkenin parlamentosunda veya temsil kurullarında kadın üyelerle erkek üyelerin sayısı birbirine eşit olmazsa o ülkede kadın-erkek eşitliği olmamış mı oluyor? Veya tam tersine eşit olması durumunda gerçekten kadın-erkek eşitliği sağlanmış mı oluyor? Okuyucularımız hatırlayacaklardır, birkaç sene önce Cumhuriyet Halk Partisi bir genel kongresinde parti meclisinde kadınlara yüzde 25 oranında bir kota ayrılması kararı almıştı. Ama bu karar uygulanamadı. Şu andaki parti meclisinde kaç kadının olduğu ortadadır. Dolayısıyla belli bir kota koymak asla sorunu çözmemektedir. Soruna iki düzlemden bakmak gerekiyor. Biri kadınların siyasete ve genel olarak toplumsal faaliyetlere daha az ilgi duymaları sadece erkek egemen toplumun ve kültürün bir sonucu değildir. Sorunun bir kültür boyutu olduğu inkar edilemezse de sadece bununla da izah edilemez. İkincisi ise kadınların siyasete ve toplumsal faaliyetlere karşı ilgisizliği kültürel olmanın ötesinde "ontolojik" olamaz mı? Yani kadınlık varlığı ile siyaset ve bazı toplumsal faaliyetler arasında bir ters ilişkinin olduğu düşünülemez mi? Ben kotalara, pozitif ayrımcılık uygulamalara, koruyucu politikalara rağmen hâlâ kadın ile erkekler arasında matematiksel eşitliğin sağlanamamış olmasının kültürel olmanın ötesinde ontolojik olduğuna inanıyorum. Daha açık söylemek gerekirse kadın ontolojisi ile siyaset arasında doğrusal ilişki değil ters ilişki vardır. Siyaset kadın ontolojisine uygun bir toplumsal faaliyet alanı olmadığından bu alanda bir eşitlik gerçekleştirilemez. Bazı alanlar da var ki erkeklik ontolojisine uygun değildir ve bu alanlarda da kadınlar öne geçmişlerdir. Bunu bir eşitlik sorunu olarak gündeme getirip anlamsız tartışmalar yapmanın sorunun çözümüne bir katkısının olduğunu sanmıyorum.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |