AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ

K R O N İ K  M E D Y A
Elekdağ haklı, İstanbul
ve İzmir'dekiler hariç!

Sabancı Üniversitesi'nden Prof. Halil Berktay, bir hafta önce Radikal'e "Ermeni Tehciri" konusunda bir mülakat verdi. Bize sorarsanız, güzel, yararlı bir mülakattı.

İşte, CHP İstanbul Milletvekili, emekli büyükelçi Şükrü Elekdağ da, yine Radikal'de (5 Mayıs), Berktay'ın "öznel ve mesnetsiz yorumları"nı eleştiriyor. Eleştirinin bir bölümü şöyle:

"Zira, Osmanlı Devleti'nin, Berktay'ın iddia ettiği gibi, Ermeni toplumunun tümünü, etnik kökenleri ve dini inançları nedeniyle göç ettirme hususunda bir uygulaması kesinlikle olmamıştır. Bir kere, İstanbul ve İzmir'de yaşayan Ermeniler tehcirin dışında bırakılmışlardır...."

Önemli bir eleştiri doğrusu!

Demek ki bu eleştiriyi dikkate alarak Berktay'ın açıklamasını artık şöyle anlamamız gerekiyor: "İstanbul ve İzmir'de yaşayan Ermeniler'in dışında kalan Ermeniler'in tehciri."

Resmi "Türk tezi"nin katettiği yol itibariyle bu da fena sayılmaz... "Sadece Doğu illerindeki Ermeniler'in tehciri"nde ısrar edilirken, geldik "İstanbul ve İzmir'de yaşayanların dışında kalan Ermenilerin tehciri"nin kabulüne...

Birgün'ün bir farkı olmayacak mı?

Matbuat dünyamızda "liberal sol", "kemalist sol" ya da "ulusal sol" yayınlar eksik değildi zaten...

Yakın zamanda bu "sol" yayınlara Birgün gazetesi de katıldı.

Birgün, diğer ikisinden farklı olarak "sosyalist sol"un gazetesi olarak yayın hayatına başladı.

İyi, yerinde bir girişimdi doğrusu... Bakalım bu sol hareketin ülke ve dünya meselelerine bakışı ne merkezdeydi; millet bundan da haberdar olsundu...

Gazetenin dünkü (5 Mayıs) sayısında yer alan iki yazı özellikle dikkatimizi çekti.

Yazılardan ilki Saruhan Oluç'a ait.

Oluç, "İmam hatipler meslek lisesi mi?" başlıklı yazısında, başlıktan da belli olduğu gibi bu kadim sorunumuzu değerlendiriyor.

Yazının bir bölümü şöyle: "Demek ki, imam hatipler de yeniden planlanmalı. Bu planlamaya göre yeterli sayıda okul olmalı. Bu okullardan mezun olan öğrenciler, İlahiyat Fakülteleri bünyesinde eğitimlerine devam edebilmeli. Peki ihtiyaç fazlası imam hatip liseleri ne olacak? Yine Eğitim-Sen'in son derece isabetli bir önerisi var: 'İhtiyaç fazlası imam hatip meslek liselerindeki meslek dersleri kaldırılmalı, bu liseler düz liseye (genel lise), Anadolu imam hatip meslek liseleri ise Anadolu liselerine dönüştürülmelidir.' (...) Bu öneri 2003'ün Ekim ayında yapılmış."

Görüyorsunuz, yeni gazetemiz Birgün'ün önemli bir yazarının imam hatipler konusundaki önerisi haddinden fazla eski bir önerinin tekrarından ibaret!

Oysa böyle mi olmalı; farklı iddialarla yayına başlayan bir gazetenin bu soruna ilişkin değerlendirmesi bununla mı sınırlı kalmalı?

Benzer açıdan Aydın Engin'in yazısı da dikkat çekici. Engin, "AKP'nin yumuşak karnı: Kadın" başlıklı yazısında AKP'nin AB yolunda gösterdiği gayretleri sıraladıktan sonra sözü bu partinin "yumuşak karnı"na getiriyor:

"AKP'de belki herşeye geçit var ama kadına yok!... Aşiretten 'ulus'a sıçrayamamış ya da yarım yamalak sıçramış; 'kul'dan 'yurttaş'a evrilememiş; kiliseyle (ya da camiyle) hesaplaşamamış bütün toplumlarda kadın mülk'tür. Alınır satılırken, nadasa bırakılır ya da sürülüp işlenirken bir 'mülk' olarak tarlanın fikri ne kadar alınırsa, 'bir mülk olarak kadın'ın fikri de o kadar dikkate alınıyor, tercihleri o kadar soruluyor..."

Görüyorsunuz, yeni gazetemiz Birgün'ün önemli bir diğer yazarının son günlerin "pozitif ayrımcılık" tartışmasından hareketle "bir mülk olarak kadın", "kul", "yurttaş", "mülk", "tarla"'ya ilişkin haddinden fazla eski değerlendirmesi de bundan ibaret!

Engin'in bu satırlarını okuduktan sonra aklımıza şu soru da takılmadı değil: Birgün'ün "bir mülk olarak kadın", "kul", "yurttaş", "mülk", "tarla" gibi sözcüklerle ördüğü bu "uygarlık tarihi"nin, "kemalist sol"un gazetesi Cumhuriyet'te İlhan Selçuk'un ayda en az bir kez yayımlamayı unutmadığı "uygarlık tarihi"nden ne farkı var?! (K.B)


Yolsuzlukla mücadele 'cesaretlendirme' ile sağlanabilir mi?

Tesadüfün böylesi de az bulunur doğrusu... Sıra tam da Sayıştay'ı askeri harcamaların denetiminde yetkili kılacak Anayasa değişikliğine gelmişken, "Türkiye tarihinin en büyük yolsuzluk olayı Milli Savunma Bakanlığı'nda çıktı" (Hürriyet) haberi ile karşılaşmak büyük tesadüf değil mi?

Gazetenin yazdığına göre yolsuzluğun boyutu şöyle böyle değilmiş... "Milli Savunma Bakanlığı'nın önde gelen müteahhitlerinden Ankaralı Ali Osman Özmen, ihalelerde 150 trilyon liralık usulsüzlük yaptığı gerekçesi ile Genelkurmay Askeri Mahkemesi tarafından" tutuklanmış.

Evet, olay bundan ibaret....

Ama isterseniz biz gelelim gazetenin (Hürriyet) bu önemli haberi nasıl takdim ettiğine:

Gazete haber başlığında "Özkök cesaretlendirdi, yolsuzluğu buldular" diyor. Meğerse, söz konusu vurguna ilişkin soruşturma ta 2001 yılından beri sürüyormuş. Ama "Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök'ün 'Yolsuzlukların üzerine sonuna kadar gidilmesi, Silahlı Kuvvetler'de kim olursa olsun yolsuzluğun hesabının sorulması' şeklindeki bilinen tavrı da bu incelemeye ivme" kazandırmış.

Gazete devam ediyor: "Özkök'ün bu açıklamaları sonrasında askeri ihalelerde yolsuzluklara yönelik incelemelerin yoğunlaştığı belirtiliyor."

Tamam, bir şey dediğimiz yok; Org. Özkök'ün "cesaretlendirmesi", incelemelerin ivme kazanmasında mutlaka önemli bir etkendir.

Ama söyler misiniz; "Türkiye tarihinin e büyük yolsuzluk olayı" olarak takdim edilen bir usulsüzlüğün ortaya çıkmasını asıl olarak Genelkurmay Başkanı'nın etrafındakileri "cesaretlendirmesi"ne bağlayarak aktaran bir gazete haberi usulüne uygun mu davranmaktadır?

Tabii ki değil... Türkiye eğer bir "hukuk devleti" ise, ülke medyasının savunma harcamalarının mutlaka denetim altına alınması ve bu yönde gerekli anayasal ve yasal düzenlemelerin bir an önce yapılması yönünde çok önceden başlamış bir yayını olması gerekmez miydi? Tabii ki gerekirdi... Ama nerde... Baksanıza, söz konusu düzenlemelerden birisine epeyce yaklaşıldığı bir günde bile gazete yolsuzluğun ortaya çıkarılmasını hâlâ Org. Özkök'ün kişisel gayretinin eseri olarak yorumlamaya çalışıyor... (K.B)


Ne kadar kolay kullanıyorsunuz o fiili...

Geçen hafta bu sayfada Milliyet yazarı Güneri Cıvaoğlu'nun "haddinden fazla serbest bir çevirisi"nden söz ederken, mecburen, tabii hicap ederek biz de kullanmak zorunda kalmıştık "s" ile başlayıp nokta noktayla devam eden o malum kelimeyi... Şöyle yazmıştık:

"Milliyet'ten Güneri Cıvaoğlu, 'Çirkin manşet' başlıklı yazısında (29 Nisan) bir Fransız gazetesinin, hem de Le Monde gibi ciddi bir Fransız gazetesinin kullandığı bir ifadeyle büyük 'ayıp' ettiğini yazmakta. Çünkü söz konusu gazete Türkiye'nin AB üyeliğini gözden geçirdiği bir yorumuna şu başlığı atmıştır: 'Yeni Avrupa, kafa ütüleyen Türk'le yüz yüze'. Cıvaoğlu, aslı 'La Nouvelle Europe face au casse-tete Turc' olan bu başlığı 'çirkin' ve 'ayıp' bulduğunu belirttikten sonra şöyle devam etmiş: 'Deyim, 'kafa s...' anlamına kadar gider. Yani... 'İlla AB'ye gireceğim diye vıdı vıdı vıdı Avrupa'nın kafasını ütüleyen, bıktıran Türk' anlamında bir manşet. Fazla 'serbest' bir çeviriyle karşı karşıya olduğumuz muhakkak! 'Casse-tete Turc' ifadesinin niçin 'kafa s...' anlamına geldiği gerçekten bir muamma?!"

Cıvaoğlu'nun ertesi günkü yazısında ise şöyle bir "not" vardı (bu bilgi yeni): "Dünkü yazımda yer alan 'casse tete' baş ağrıtan ve zorlu bulmaca anlamına da gelir...."

Biz tam bu "serbest-rahat" kullanımı unutmuştuk ki, iki gün sonra bu kez fiilin kullanımının "telif" versiyonu, üstelik Türkiye'nin en etkili gazetesinin etkili bir köşe yazarının 2 Mayıs tarihli yazısında peydahlandı. Avrupa Konseyi'nde KKTC milletvekillerinin oturumlara katılabilmeleri yönünde oy kullanmayan Azeri milletvekillerini eleştiren yazılara karşı tepkisini dile getirirken, hepinizin bildiği o ünlü fıkradan yararlanmayı düşünmüştü Emin Çölaşan... Aktarıyoruz:

"OSMANLI döneminde gariban köylünün birinin sekiz oğlunu, çeşitli savaş dönemlerinde askere almışlar. Savaş meydanlarında çocuklar şehit düşmüş, aile perişan olmuş. Günün birinde yeniden savaş çıkınca zaptiyeler yine köye gidip fakir köylünün son oğlunu da askere çağırmışlar. Baba demiş ki, 'Padişahınıza benden selam söyleyin, başka erkek evladım kalmadı. Ayrıca yaşlandım. Benden bu kadar. Bundan sonra benim s..'ime güvenip kimseye savaş ilan etmesin.'"

Hepinizin bildiği, dedik, ama eminiz hepiniz fıkranın son bölümünün "Bundan sonra benim zürriyyetime güvenip kimseye savaş ilan etmesin" olduğunu da biliyorsunuzdur. Eminiz Emin Çölaşan da biliyordur işin doğrusunu, ama anlaşılan o kadarı kesmemiş onu... (A.G.)


6 Mayıs 2004
Perşembe
 
YÖNETENLER: Kürşat Bumin
Alper Görmüş


Künye
Temsilcilikler
Abone Formu
Mesaj Formu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED