|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Ne habermiş ama: "Göbeği açık olduğu gerekçesiyle Gaziantep Öğretmenevi'ne alınmayan öğretmen kızının ikinci gün kapı önünde gazetecilere açıklama yaparken objektiflere yakalanan kara çarşaflı kadın" haberinde her yeni izah çabası, ilk haberin üzerindeki "çarşaf"ı biraz daha koyulaştırıyor...
Buyrun, Hürriyet'in (18 Mayıs) sürmanşetindeki, üstelik "nokta koyuyoruz" ididasıyla sunulan haber takibine... Hürriyet muhabiri Nuray Babacan, herkesin Gaziantep'te aradığı "kara çarşaflı kadın"ı (ki orada belki on gün aransa sadece bir tane bulunabileceği söyleniyor) Ankara'da bulmuştu. Ve görmüştü ki, o, bazı gazetelerin iddia ettiği gibi erkek değl, kadındı. "Tartışmayı Hürriyet noktalıyor"du, mesele anlaşılmıştı! Hürriyet'in haberine göre H.B., kızının nişanı münasebetiyle geçici bir süre için gitmişti Antep'e... Çarşı alışverişinde, yürürken Öğretmenevi'nin arka kapısından girmiş, ön kapısından çıkmıştı. Öğretmenevi'nde kalmıyordu, bu soruya verdiği cevap şöyleydi: "İlgisi yok, sadece oradan geçtik. Çarşıya gidiyorduk. 'Burası kestirme' dediler." Çarşafın altından spor ayakkabısı görülmesi sorusunu da gülerek şöyle cevaplamış H.B.: "Kilolu olduğum için rahat yürümek amacıyla spor ayakkabı giyiyorum." H.B., "medya ilgisinden çekindiği için" fotoğraf çektirmemiş, adının, adresinin verilmesini de istememiş... Gelelim sorulara... Bu kadar şaibeli bir haberde, "nokta koyma" iddiasıyla sahaya dalan bir gazete, üstelik bunu aynı grubun kardeş gazetesinin sıkıştığı koşullarda yapıyorsa, haberinde en küçük bir güvenilirlik zaafının bulunmaması gerekir. Oysa biz ne görüyoruz: Muhabir, "bana inanın, ben onu gördüm ve o bana her şeyi anlattı"dan başka hiçbir somut bilgi veremiyor... İkincisi: H.B. ile gazete arasındaki iletişim nasıl kurulmuştur? H.B. mi Hürriyet'i aramıştır, yoksa Hürriyet mi onu "bulmuştur?" Bu sorunun cevabı yok, oysa çok önemli. Çünkü, ilk H.B.'nin Hürriyet'i aramış olması ihtimali akla bazı sorular getiriyor: Her şeyden önce, H.B., "medya ilgisi"nden ödü kopan biri değil miydi? Öyleyse, hazır Gaziantep'ten de çıkmışken neden "medya"yı arıyordu? İkincisi, böyle bir durumda birilerinin Hürriyet'i yanıltmak üzere "tezgâh" kurmadığına nasıl emin olabiliriz? Hürriyet emin olabilir mi? Aynı kuşku "Hürriyet'in H.B.'yi bulması" ihtimali için de geçerli: Bu amaçla gazeteye yardım eden birilerinin gazeteyi "gezdirmiş" olması olmayacak bir şey midir? İyi niyetli bir gazeteciliğin bu soruları ve kuşkuları mutlaka dikkate alması gerekirdi. Ve ancak, "kara çarşaflı kadın"ın kimliğini açıkça sergileyerek konuşması durumunda haberi yayımlaması gerekirdi...
Hürriyet'çiler şunu diyebilir: "Biz de düşündük bunları, her şeyi kontrol ettik ve emin olduktan sonra yayımladık..." Bu savunmaya karşı şimdilik bir şey diyemeyiz. Umarız öyledir, aksi takdirde Hürriyet bu işten büyük yara alır. (A.G.)
Hürriyet yeniden Coşkun'un, Çölaşan'ın Hürriyet'i haline gelirken... İtiraf edelim, biraz kendimize kızarak okuduk Kıvanç'ın o yazısını... Çünkü ne zamandır "Hürriyet'teki vites değişikliği"ne ilişkin malzeme topluyor ve bunları "Hürriyet'te neler oluyor?" başlığıyla size sunmaya hazırlanıyorduk... Cumartesi günü Bekir Coşkun'un "Hürriyet'im, aslına döndün, hoşgeldin" mealli yazısını görünce, vaktin geldiğini anladık: Düşünün, topladığınız malzemelere hiç başvurmadan, sırf hazır bir yazıyı aktararak ifade edebilecektiniz kafanızda geliştirdiğiniz şeyi... Fakat işte basiretin bağlanması diye bir şey var, pazar günkü Kronik Medya'da durumu tespit etme, böylelikle bu işi hiç değilse Taha Kıvanç'la aynı gün yapabilme fırsatımız varken, kaçırdık bunu... Eh, böyle durumlarda ne yapılır? Sizden önce davranandan öcünüzü almak için onun analizini eleştirir; tespit doğru olsa da yaklaşımının yanlış, en azından eksik olduğunu ilan edersiniz... (Bu şakaydı tabii, Kıvanç'ın yazısında insanı gerçekten düşündürten sorular vardı, ama biz gene de o yazıda bulunmayan bir noktayı vurgulamaya çalışacağız.) İsterseniz önce Bekir Coşkun'un coşkusunu bir kez daha hatırlayalım: Gerektiğinde yine de sadece Hürriyet var. Eğer Türkiye'nin başı dertteyse; silkinip kalkan, en haklının yanında toplanan, bir anda kaşlarını çatan Hürriyet. Birçok medya hálá görmemezlikten gelirken, Hürriyet ülkemiz üzerinde oynanan karanlık oyunları bir bir duyuruyor topluma. En eleştirmen okurlarımızdan 'tebrikler' gelmeye başladı. Küsüp gidenler geri dönüyorlar. Ve elimde, okumakla okşamak arasında, yine fısıldıyorum gazetemin kulağına: 'İyi ki varsın...'» Taha Kıvanç, Hürriyet'in birdenbire "silkinip ayağa kalkması" üzerine düşünürken aklına gelen ve sonradan tamamen "zihninden kovduğu" bir dizi olasılıktan söz ediyordu yazısında. Mesela: "Şirketlerinden birinin borç ödemesiyle ilgili Danıştay'ın bozma kararı sonrası bir 'öteleme' tereddütü yaşanıyor mu acaba? Ya da, Meclis'te görüşülmeye hazır basın yasasında, önümüzdeki günlerde sunulacak RTÜK yasasında, hazırlığı süren bankalar yasasında patronları rahatsız edici maddeler bulunuyor olabilir mi?" Neyse, biz bu ve buna benzer ihtimaller üzerinde hiç durmayalım, zaten Kıvanç da bu ihtimaller "zihnine üşüşür üşüşmez" herhalde "akıl dışı" bulduğu için derhal zihninden kovmuştu onları... Biz, Kıvanç'ın, "anlamaya çalışma" çabasında hiç dile getirmediği bir ihtimali özellikle vurgulamak istiyoruz ve diyoruz ki Hürriyet'in Aydın Doğan'dan ziyade "devletin" gazetesi olduğunu bizzat patronun itiraf ettiğini unutmamak lazım. Bekir Coşkun'u "Hürriyet'im canım benim" noktasına getiren gelişmelerin YÖK ve katsayı tartışmalarından itibaren ortaya çıkması da gösteriyor ki, Hürriyet'in, eski "topyekûn direniş" günlerine geri dönmesi için ille de "akçalı çıkarlar"ına çomak sokulması gerekmiyor... Şu basit soruyu soralım: "Üniversite"den, "sivil toplum örgütleri"nden ve Deniz Baykal'ın deyişiyle "bir sivil toplum örgütü olan silahlı kuvvetler"den bildiğimiz tepkiler gelirken Hürriyet'in yeniden Bekir Coşkun ve Emin Çölaşan'ın Hürriyet'i haline gelmemesi mümkün müydü? (A.G.)
Bizden günah gitti, Regal'in satışları yolundaymış! Hatırlayanlar vardır, geçen gün Kronik Medya'da söz etmiştik... "Regal" adı taşıyan yeni bir "beyaz eşya" markası çıktı piyasaya. "Yaratıcı" bir reklam da bulmuşlar. Sırasıyla bir kadın ve bir erkek "müşteri", "polis sorgusu ortamında" (bu ifade Hürriyet'in reklamcısı Ali Atıf Bir'e ait) sille-tokat, "Regal" dururken başka "marka"ları tercih etmelerinin bedelini ödüyorlar! Reklam dünyasının sorumsuz, daha doğrusu "şımarık" örneklerinden birisi... Memlekette "polis sorgusu ortamında" zaten yeterince sille-tokat yokmuş gibi, bu "milli", bu "geleneksel" ikna yönteminin bir de reklam filmine konu olması?! Çok "yaratıcı" doğrusu... Ancak tahmin ettiğiniz gibi herkes tabii ki bizimle aynı görüşü paylaşmıyor. Halkımız televizyon ekranında yabancısı olmadığı bir yöntemi seyredip, ne olur ne olmaz diye "Regal" satış noktalarına hücum ederken, bazı gazete yazarlarımız ve "ünlüler"imiz de karşılaştıkları bu "yaratıcılık" hakkında görüş bildiriyorlar... Aralarından ikisinin görüşü özellikle ilgimizi çekti: Tercüman (Ilıcaklar) gazetesinden Gülay Göktürk'ün görüşü şöyle: "Reklamın erkek versiyonunu izledim ve çok güldüm. İçeriğindeki tokat sahnesini kesinlikle şiddet olarak değerlendirmedim, bana hoş geldi. Aksine zekice düşünülmüş ve çok komik geldi bana. Kadın olsun, erkek olsun tokat elbette şiddettir ama reklamdaki kullanılma biçimini mizahi bir yaklaşım olarak değerlendiriyorum." Aktaracağımız ikinci yorum Hürriyet'ten Ali Atıf Bir'in kaleminden çıkma: Bir, "Aklını seveyim Hulusi Derici!" diyerek filmin "yaratıcı yönetmeni"ni kutladıktan sonra şöyle devam ediyor: "Kadın ve erkeğin, polis sorgusu ortamında 3 liralık Regal yerine 5 liralık 'marka'yı tercih ettikleri ve tokat yedikleri reklam yayına girdi, milleti şoke etti ve Regal on günde (...) amacına ulaştı. Rakipleri de tir tir titremeye başladı. (...) Regal'in reklam stratejisi doğru. İki filmi de çok etkileyici, yapım kalitesi yüksek. Yönetmen tokat etkisini de insanları doğrudan şiddete maruz bırakmayacak şekilde vermiş. İşi tamamen hayal gücümüze bırakmış. Bu nedenle şiddet middet tartışmaları da çok abuk..." Ne diyelim bilmiyoruz ki... "Reklam dünyası"nın gerçekten de kendine has "kriterler"le yürüdüğü muhakkak herhalde... "Yönetmen tokat etkisini de insanları doğrudan şiddete maruz bırakmayacak şekilde vermiş"miş... Yok bir de bir yolu bulunup, "polis sorgusu ortamında" sorguyu yürüten sorgucunun ekrandan fırlayıp evinde "Regal" marka ürün bulundurmayan izleyicilere sille-tokat girişebilmesi sağlansaydı bari! (K.B.)
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |