AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ

Y A Z A R L A R
Tebessüm yetmez, takdir de etmeli!

Zühdi Sabit Bilimer'in 1936'da yayımladığı "Müslüman Türklerin Din Kitabı"ndan bazı misâller vermeye devam edeceğiz.

Önce iddialarını nasıl temellendirdiğini hatırlayalım:

- "Türkler dünyanın en gururlu milletidir."

Hal böyle olunca, gururlu bir milletin kendine ait olmayan, yabancı bir dini veya başka bir kavmin içinden çıkmış bir peygamberin tebliğ ettiği bir dini kabul etmesi düşünülemez. Nitekim,

- "Kendilerinden doğmayan hiçbir din, hiçbir hükümet Türkleri tatmin edememiş, onları rahat yaşatmamıştır."

Türkler İslamiyet'i kabul ettiklerine ve üstelik bu uğurda hiçbir fedakârlıktan kaçınmadıklarına göre, bu din Türklerin 'öz malı' olması gerekir.

- "İslâm Dini'ni benimsemeleri ve onun varlığı için ondört asırdanberi bütün varlıklarını feda etmeleri bu dinin Türklerin öz malları olduğunu isbata kâfidir."

Şayet başkalarının "Arap olduklarını" zannettikleri (!) ilk müslümanlarla Türkler arasında "soy ve ülkü birliği" bulunmasaydı, acaba İslâmiyet Türk yurdunun en uzak yerlerine kadar bu denli kolay ve zahmetsiz bir biçimde yayılabilir miydi?

Bilimer'in bu suale verdiği cevap olumsuzdur.

- "Bundan başka müslümanlığın doğduğu ilk asırda bu din müstevlilerinin Türklerin oturdukları yerleri güzergâh yapmaları ve Türk yurdunun en uzak yerlerine kadar bu dinin zahmetsiz yayılması yine bu soy ve ülkü birliğinden ileri gelmiş olması aklın kabul edeceği en doğru muhakemedir."

Böyle bir akılyürütme sonucunda Hz. İbrahim'in babasının, eşlerinin ve çocuklarının isimlerinin Türkçe ve kendilerinin Türk olduklarını iddia ve isbat etmek kolaylaşmaktadır. Ancak yazar, bu müddeasını kuvvetlendirecek başka 'izler' bulmakta hiç zorlanmamıştır.

- "Geçmiş zamanlara ait tarip bilgilerinin en sağlamı olan din kitaplarında hikâye edilen yukarıki yazılarımı kuvvetlendirecek daha başka izler de bulmak mümkündür. Mesela Peygamberimizin zaman-ı risaletinde kendisine yardım eden ve öldükten sonra yerine geçen ve 'sahabî' denilen arkadaşlarının isimleri araştırılırsa bunlardan pekçoklarının asılları Türkçe olduğu meydana çıkar." (s. 11-12)

Yazar araştırmış olmalı ki "râşid halifeler" de denilen dört büyük sahabînin adlarının Türkçe olduğunu bir çırpıda ispat edivermiştir. Şöyle ki:

Hz. Ebubekir: pak er
Hz. Ömer: umar [ummak'tan]
Hz. Osman: us-man, akıllı adam
Hz. Ali: el-li, bilekleri kuvvetli, pehlivan

Zühdi Sabit Bilimer bu isimleri birer 'alem' kabul etmeyip her birinin lugavî bir anlamı olduğunu düşünmekte ve tabiatıyla bu anlamları Türkçe'nin imkânlarından yararlanarak türetmektedir.

- "Türkçe hecelerden mürekkeb
[bu] kelimelerin Arap lehçesine göre telaffuz edilmiş olmaları çok muhtemeldir. Arap lisanında mânâ-yı lugavîsi bulunmayan bu adların mânâsız olarak kullanılamayacakları açık bir hakikattir." (s. 12)

Şecere bu tür bir muhakemeyle hallolunduktan sonra sıra kitabın muhtevasına gelecek ve İslâm'ın itikadî ve amelî temelleri sırasıyla açıklanacaktır.

Türklerin itikadda imamları kimdir? Bu sualin cevabı basit olmalı değil mi?

- "Müslüman Türklerin inanacakları bilgileri Kitabımız olan Kur'an'dan ve Peygamberimizin gidiş ve sözlerinden çıkararak aşağıda yazdığım şekilde dizip bir mezheb haline koyan Horasanlı ve Ebu Mansur soy adlı Mahmut oğlu İmam Mehmet adında bir Türktür. Mezhebine "Ehl-i Sünnet Mezhebi" denir." (s. 15)

Peki Türklerin amelde imamları kimdir?

- "İbadet buyruklarını inceleyip sıraya koyan ve amelde mezhebimizin büyüğü ve imamı olan zat İmam-ı Azam Ebu Hanife'dir. Kurduğu mezhebin adına "Hanefî Mezhebi" derler. Türk ulusunun çoğu bu mezheptendir ve diğer mezhepler de doğru ve haktır." (s. 128)

Peygamberlerin atası Hz. İbrahim, oğulları Hz. İsmail ile Hz. İshak, peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammed ile ashabı ve en nihayet itikadî ve amelî mezheplerin imamları İmam Maturidî ile İmam Ebu Hanife Türk ise şayet, Türklerin 'öz malı' olan İslâmiyet'in talim ve tedrisine Türkçü bir siyasî idarenin karşı çıkması düşünülebilir mi?

Aslâ! Öyle olsaydı, bu kitap 1936'da yayımlanamazdı.

Hâsılı, sadece tebessüm etmekle yetinmemeli, aynı zamanda yazarın çok nâzik bir dönemde dinî bilgileri ödünsüz aktarmak hususundaki gayretlerini ve pek tabii ki bu yolda kitap yayımlayabilmek için takip ettiği stratejiyi takdir de etmeli.


23 Mayıs 2004
Pazar
 
DÜCANE CÜNDİOĞLU


Künye
Temsilcilikler
Abone Formu
Mesaj Formu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED