AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ

D Ü Ş Ü N C E    G Ü N L Ü Ğ Ü
Osmanlı ve Amerika

Dünya üzerinde Amerika kadar insanlığa zarar vermiş, insanları köleleştirmiş, hiçbir hukuk tanımayan başka bir devlet hüküm sürmüş değildir. Bu bir vakıadır ve bu durum Amerika'yı yok oluşa götürecektir.

Siyaset ve toplumbilimciler, Osmanlı'nın çok uzun yıllar dini, dili ve kültürü başarıyla bir arada tutabilmesinin sırlarını tartışırlarken, Amerika, Osmanlı toplumsal siyaset ve yaşam biçimini örnek alarak bunu kendi içerisinde uygulama yoluna gitmiştir. Tabii bu çalışmalar, çok öncelere dayanmaktadır. Mesela, ülkemizde cumhuriyetle birlikte vakıf sisteminde sözümona çağdaşlık adına yeni yapılanmalara gitmek için çalışmalar yapılırken, Amerikalılar'ın Osmanlı vakıf sistemini neredeyse hiç değiştirmeden iktibas ettikleri bilinmektedir.

Osmanlı, hangi bakımdan daha büyüktü?

Osmanlı siyaset ve toplumsal yaşam anlayışı bugün, biraz daha süslenerek, kelimeler biraz daha bilimselleştirilerek başka bir zarfla, başka bir isimle ve maalesef batılılar tarafından bizlere sunulmaya çalışılmaktadır. Osmanlı neden büyük idi? Tabii bunun cevabını Batı değişik platformlarda araştırırken, onun mirasçısı olan Türkiye'de 'Osmanlı ve padişahlar neden kötü idi?' sorusunu ilkokul çocuklarına sorup, dört şıktan birini işaretlemeleri gerektiğini onlardan istediğimizi de akıldan çıkarmamamız gerekiyor. Evet, Osmanlı büyüktü. Büyük bir toprak parçasına sahipti, büyük bir nüfusu vardı ve gerçek anlamda evrensel bir ideolojiyle yönetiliyordu. Bugün, büyük devlet olmanın gerekleri sıralanırken, büyük nüfus, büyük ülke ve evrensel bir ideoloji olmazsa olmaz şartlar olarak öne çıkarılmaktadır ki Osmanlı bunun en güzel örneğiydi. Amerika da Osmanlı'nın bu yapısını dikkate alarak, çok farklı milletlere mensup insanları Osmanlılık benzeri bir 'Amerikalılık' potasında eritmenin çabasını vermiş, bunu milli bir politika haline getirmiştir. Osmanlı hiçbir zaman milletleri kendi potasında eritmenin derdine düşmezken, Amerika bunu milli bir politika haline getirmiştir. Osmanlı'nın büyük olma süreci dikkatle incelenirse ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılacaktır. Bugün dünya üzerindeki Amerika imajına bakıldığında görünen tablo şudur: Amerika, dünya iletişim kanallarını ve medyayı elinde tutarak, istediği herhangi bir ülkeye hiçbir gerekçe göstermeden rahatlıkla saldırabilmekte, yönetimleri devirebilmekte, insanları öldürmekte, gerekçeleri kendisi uydurmakta, Irak savaşında olduğu gibi gerekçeleri isbat edilemezse hiçbir şekilde geri dönmemekte, yakmakta, yıkmakta, öldürmekte, tecavüz etmekte, evsiz yurtsuz bırakmakta, zehirlemekte, ezmekte, yoketmekte, köleleştirmekte ve bütün bunları yaparken hiçbir uluslararası hukuku ve anlaşmayı tanımamaktadır.

Zalim devletler, uzun yaşayamazlar

Dünya üzerinde Amerika kadar insanlığa zarar vermiş, ülkeler mahvetmiş, insanları zehirli bombalarla öldürmüş, yoketmiş, sakat bırakmış, köleleştirmiş, hiçbir hukuk tanımayan başka bir devlet hüküm sürmüş değildir. Bu bir vakıadır ve bu durum Amerika'yı yok oluşa götürecektir. Şüphesiz, zalim devletlerin varlığının çok uzun süremeyeceği gerçeğini dikkate aldığımızda, Amerika denilen, aralarındaki ilişki pamuk ipliğine bağlı insanlardan oluşan bir ülkenin çözülme sürecinin başlayacağını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Osmanlı, o muhteşem genişlikteki toprakları üzerinde yaşayan her türden insanı mutluk etmek için, onları 'hürriyet' denilen evrensel düşünceyle yönetiyordu. Amerika ise, 300 milyonluk Amerikan nüfusunun bile değil, İsrail gibi zorba bir devletin ve etkin bazı lobilerin yönlendirmesiyle, dünyayı idare etmeye çalışmaktadır. Ama bunu başaramayacaktır. Başlangıçta Osmanlı'yı örnek alarak dünya devleti olmanın gereklerini yerine getirmeye çalışan Amerika asla başarılı olamayacaktır. Özellikle son olaylardan sonra bu işgalci ülkenin gerileme sürecine gireceğini ve gittikçe kabuğuna çekilmek zorunda kalacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü devletler, zulmederek uzun süre ayakta kalamazlar.

  • KEMAL KİRAZ / YAZAR


  • Özel Finans Kurumları veya Katılım Bankacılığı
    Katılım Bankacılığı kavramının iki önemli özelliği bulunmaktadır. Birincisi, açık, anlaşılır, sade ve kısa olması; ikincisi, kâr ve zarara katılmayı esas alan bankacılığı tam ve doğru olarak ifade etmesidir.

    Geçmişi binlerce yıl öncesine kadar uzanan bankacılığın adı, İtalyanca masa anlamına gelen "Banco" kelimesinden gelmektedir. Günümüz iktisadi hayatında vazgeçilmez bir yeri olan bankalar, esas itibariyle tasarruf sahipleri ile işletmelerinin faaliyetlerini, yatırımlarını veya diğer ihtiyaçlarını finanse edebilmek için yabancı kaynak talebinde bulunan gerçek ve tüzel kişileri bir araya getiren; para, sermaye ve kredi üzerine her çeşit işlemleri yapan aracı kurumlardır. Ülkemizde mevduat toplayan ticaret bankaları dışında, ihtisas bankacılığı yapan yatırım ve kalkınma bankaları ile "Özel Finans Kurumu" (ÖFK) adıyla faaliyet gösteren ancak, geleneksel bankacılıktan farklı olarak, kâr ve zarara katılma esasına göre çalışan bankalar mevcuttur. Bu yazımızın konusu, bankacılığa yeni bir açılım getiren, farklı bir bankacılık türü olarak karşımıza çıkan, kâr ve zarara katılma esasına göre çalışan bankacılığı tartışmaktan ziyade, bu tür bankacılığı adlandırmada kullanılan isimleri ve terimleri irdelemek ve alternatif isim önermektir. Bankacılığın tarihini yazanlar, ilk bankacılık işlemlerinin günümüzden yaklaşık üçbin yıl önce tapınaklarda başladığını ileri sürmektedirler. Çünkü hem tapınaklar iyi örgütlenmişti; hem de dinine bağlı kişiler güvenilir insanlar olarak kabul ediliyordu. Ancak tarih boyunca bütün semavi dinler, toplumda ekonomik ve sosyal dengeleri bozarak adaletsizliğe yol açtığı gerekçesiyle faizi hoş görmemişlerdir. XX. Yüzyıl'ın ikinci yarısında çağdaş toplumlarda bankaların ekonomideki işlevini ve önemini kavramış bazı müslüman iktisatçılar, faiz esası yerine, Müslüman topluluklarda tarihin çeşitli dönemlerinde sıkça kullanılmış olan "mudarebe" (emek/sermaye ortaklığı) esasına göre bir nevi risk sermayesi (venture capital) şeklinde çalışacak yeni bir bankacılık modeli ortaya koydular. Bu model, kısa zamanda büyük bir gelişme göstererek bilhassa, 70'li yıllardan itibaren başta gelişmiş Batılı ülkeler olmak üzere bütün dünyaya yayıldı. Türkiye'de 80'li yıllar, yapılan ekonomik ve mali reformlarla kapalı ekonomiden dışa açık piyasa ekonomisine geçişin yaşandığı yıllar olarak hatırlanmaktadır. Uluslararası piyasalarla entegre olabilmek için hayata geçirilen yapısal değişim ve dönüşüm projeleri kapsamında, para ve sermaye piyasaları yeniden düzenlendi ve kamuoyu yeni mali kurumlarla, yeni yatırım araçlarıyla tanıştı. Bakanlar Kurulu, 1983 yılında bir kararname yayımlayarak faizsiz esasa göre çalışan bankaların Özel Finans Kurumu adı altında faaliyet göstermesine imkan sağladı (83/7506 sayılı Karar). ÖFK'lar, 19 Aralık 1999 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanan Bankalar Yasası'nda değişiklik yapan 4491 sayılı kanun ile 4389 sayılı Bankalar Kanunu kapsamına alındı. 1985 yılında faaliyete geçen Albaraka Türk Özel Finans Kurumu'nun ardından 4 finans kurumu daha kuruldu ve geçen 19 yıllık dönemde ÖFK'lar, faize duyarlıkları sebebiyle bankacılık kesiminden uzak durduğu için tasarrufları ekonominin dışında kalan halktan, kâr ve zarara katılma esasına göre yaklaşık 3,3 milyar dolar toplamayı başardı. Klasik bankacılıkta oranı önceden belirlenmiş faiz karşılığında alınan mevduatın faiz karşılığı ihtiyaç sahiplerine ödünç olarak verilmesi sözkonusu olduğuna göre, faiz yerine tasarruf sahibinin sonuca katılmasını öngören bankacılığı tanımlamak için, faizin olmadığını vurgulamak maksadıyla, sisteme Faizsiz Bankacılık denmiştir.

    İslam Bankacılığı

    Literatürde kâr ve zarara katılma esasına göre çalışan bankacılığı tanımlamada kullanılan en yaygın ve en bilinen kavramların başında gelmektedir. Bu modelin ilk defa Müslüman iktisatçılar tarafından ortaya konması ve Ortadoğu'dan dünyaya yayılması, İslam Bankacılığı olarak anılmasında önemli rol oynamıştır. Ancak İslam Ekonomisi, İslami Sigorta gibi ekonominin, sigortacılığın ve bankacılığın İslam ile birlikte anılması, belki de İslam adına yapılan yanlışların en büyüğüdür. Herşeyden önce, İslam; esasları, geçmişi ve geleceğiyle bütün zamanları kuşatan ve yeryüzündeki tüm insanları muhatap alan yüce dinimizin güzel adıdır. Kâr ve zarara katılma esasına göre yapılan bankacılık, Türkiye'de mevzuata Özel Finans Kurumu olarak girmiştir. Bu kavram, kastettiği bankacılığı ifade etmekten çok uzak olduğu gibi, yanlış çağrışımlara da neden olmaktadır.

    Sonuç ve bir öneri

    Mevcut kavramlar ve tabirler, kâr ve zarara katılmayı esas alan bankacılık sistemini tam ve doğru olarak ifade edememektedir. Oysa, bir şeyin doğru anlaşılabilmesi her şeyden önce doğru ifade edilmesine bağlıdır. Ayrıca, ifadenin açık ve sade olması, herkes tarafından kolayca benimsenmesini ve anlaşılmasını sağlar. Öyleyse, önce bu tür bankacılığın karakteristik özelliklerini ortaya koymak gerekir. Bir kere, bu sistemde tasarruf sahiplerinden kâra ve zarara katılma esasına göre fon toplanmaktadır. Başka bir deyişle, tasarruf sahibi, bankaya bir nev'i ortak olmakta ve klasik bankacılıktan farklı olarak sonuca katılmaktadır. İkincisi, kâra ve zarara katılmayı esas alan bankacılıkta, toplanan fonların kullandırılmasında da sonuca katılma vardır. Bu tür bankacılıkta her ne kadar kurumsal finansman desteği (üretim desteği), bireysel finansman desteği ve finansal kiralama (leasing) yöntemleri, uygulamada, proje bazında kâr ve zarara katılma yöntemine göre daha ağırlıklı ise de, teoride nihai hedef, kâra ve zarara katılma yöntemiyle finansmanın baskın hale gelmesidir. Dolayısıyla topladığı fonlarda tasarruf sahibini sonuca iştirak ettiren banka, bu kez kullandırdığı fonda kendisi girişimciyle birlikte sonuca katılmaktadır. Yani, projenin gerçekleşmesinden sonra ortaya çıkan neyse (kâr veya zarar), ona razı olmaktadır. Üçüncüsü, kâra ve zarara katılma esasına göre çalışan bankalar, her türlü bankacılık hizmetini vermektedirler. Bu özellik, bunların klasik bankalarla olan ortak özelliğidir.

    Dördüncüsü, gerçek ekonomi, verimli ekonomi ve kayıtlı ekonomi açısından bakıldığında reel sektör noktasında, herkesi sürece katılıma davet eden, bir ölçüde zorlayan bir yapıya sahiptirler. Bu açıdan bakıldığında bunlar, aklı başında herkesin özellikle kamunun ve devletin her kesiminin kesinlikle desteklemesi gereken kurumlardır. Bu özellikleri ihtiva edecek yeni bir kavram geliştirmek zorundayız.

    Bu çerçevede kanaatimizce iki isim gündeme gelebilir: 1. Katılım Bankası, 2. Finans Kurumu. Bizim önerimiz, KATILIM BANKACILIĞI'dır. Katılım Bankacılığı kavramının iki önemli özelliği bulunmaktadır. Birincisi, açık, anlaşılır, sade ve kısa olması; ikincisi, kâr ve zarara katılmayı esas alan bankacılığı tam ve doğru olarak ifade etmesidir.

    Teklif ettiğimiz bu kavramın ileride literatüre girmesi ve gerekli değişiklikler yapılarak mevzuatta KATILIM BANKACILIĞI adıyla yer almasının çağdaş, ileri ve insani bir model olduğuna inandığımız kâr ve zarara katılmayı esas alan bankacılığa katkı sağlayacağı görüşündeyiz.

  • TEMEL HAZIROĞLU / YAZAR - EKONOMİST


  • Fıtratın yeniden dirilişi
    İnsan fıtratı, cahili değer ölçüleri çerçevesinde örtülmekte, aslına dönmesi engellenmektedir. Bu fertte başlayıp neticede toplumsallaşmakta fert asli fıtratına dönemezken toplumsal olarak ta değişim gerçekleşememektedir. O halde fıtrat nedir? Neye, nasıl yönelmelidir? Fıtratı kısaca yaradılış ve yaradılışta verilen kabiliyetler, yetenekler olarak tanımlayabiliriz. Kendini bilen Rabbini bilir. Dolayısıyla insan kendini tanımalı, yaradılışını, varolan yaradılış kabiliyetlerini ve bunları yönlendirdiği otoriteyi bilmeli, tanımalı ve buna göre hareket etmeli. Bunu örneklendirirsek; 200 cc'lik şişelerden oluşan bir meşrubat kasasını düşünelim. Kasadaki her bir gözü Rabbin insana yaradılışta verdiği kabiliyetler (sevmek, korku vb.) duygular olarak farz edelim. Kasanın gözlerine standardın dışında şişeler koymaya kalkarsanız kasaya girmez, ancak ve ancak bu kasaya orijinal şişeleri koyabilirsiniz. Bu örneklemede olduğu gibi, insan fıtratı da böyledir.

    Öze dönüş yolu dirilişten geçer

    Yaradılışta verilen kabiliyetlerimizi Allah'ın Kur'anda gösterdiği şekilde vahyin gölgesinde şekillendirmeli, ona yönelmeli, ondan beslenmeli. Nasıl ki bir arı, karınca kendisine tanzim edilen istikametin dışına çıkmıyorsa; insanoğlu da yaradılışta kendisine verilen hür iradesini teslimiyet noktasında kullanmalı ki, fıtrat özgürleşsin, mutmain olsun. Tarih boyunca şeytan fıtratı hedef seçmiş ona uygun kanunlar vaaz edip yönlendirmeye uğraşmıştır. Beşeri sistemlerin bu noktada oldukça eski, hatta ilk insanın yaratılısıyla başlayan bir mücadele içerisinde olduğunu görmekteyiz.

    Şeytan ve yandaşları bu mücadelede devamlı surette sapkınlığa düşülünce hakimiyeti sağlayacaklarını zannettiğinden fıtratı hedef almışlardır. Öyle ki şeytan ve yandaşları fıtratı kuşatma noktasında Rabbani değerleri de motif olarak kullanarak sentez sistemler kurmuşlarsa da bunlar, insanlığı yanıltmaktan başka bir işe yaramamışlardır.

    Tarih boyunca gelen peygamberler fıtratın üzerindeki cahili örtüleri kaldırıp, onu aslına döndürmeye çalışmış, Rabbin gösterdiği şekilde fıtratı muhatap almış, barış içerisinde kale rabbani değerlerle fethedilip, aradığı değerleri bulmuş ve ona yönelmiştir. Fıtratı bir deniz olarak düşünürsek, onu besleyen nehirleri, ırmakları, dereleri mercek altına almalıyız. Günlük hayatımızda sevgi kabiliyetimizi nelere has kılıyoruz? Sevmek yaradılışta verilen, İnsanı insan yapan önemli bir yetenek. Sevilecek olan sevilmeye layık olandır. O da âlemlerin Rabbi olan Allah'tır.

    Fıtratın yeniden dirilişinden kastımız, insan fıtratının önündeki engellerin kaldırılmasıdır. Bu ise ancak fıtratın ne olduğunu bilmekle mümkündür. Fıtratta varolan sevgi, korku v.s kabiliyetlerimizi Rabbin boyasıyla boyamalı, sevgimizde de, korkumuzda da yalnız Allah olmalı. Yalnız ondan korkmalı, onu sevmeli. Yalnız sıkıntı, çaresizlik anlarında değil, her anımızda yüzümüzü yaradılışın sahibine çevirmeli, yaşantıdaki şirki unsurları bir bir temizlemeliyiz. Unutmayalım ki fıtrat ancak dirilişle aslına rücu eder. Ne mutlu pratik hayatlarında aslına rücu edenlere!

  • MÜKERREM BULUT /ARAŞTIRMACI



  • 17 Mayıs 2004
    Pazartesi
     


    Künye
    Temsilcilikler
    Abone Formu
    Mesaj Formu

    Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
    Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
    Bilişim
    | Dizi | Çocuk
    Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
    © ALL RIGHTS RESERVED