AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ

Y A Z A R L A R
Bir prensi demir parmaklıklar arkasına uğurlamak…

Son zamanlarda ne zaman görüşecek olsak her defasında, "Mustafa sakın ola benim davayı bozdurmak için, temyiz falan gibi girişimlerde bulunmayın ha!.." diye uyarıyordu. Peşine de muzipçe, "Ayağıma kadar fırsat gelmiş. Bu payeyi kaptırmam" diye ekliyordu.

Hakan Albayrak, 16 aya mahkum olmuştu ve 6 ay yatacaktı ama, hepimizde "Sonunda, mutlaka bir şey olur Hakan cezaevine girmekten kurtulur" rahatlığı vardı. Zaten anlamsız bir suç, savcının bile beraat istediği garip bir ceza.

Hapiste yatacak değil ya. 6 koca ayını demir parlaklıklar arkasında geçirecek değil ya. Dört duvara sığacak değil ya… Böyle diye diye Geçen Perşembe günü Ercan Şen'in Vadi Kitabevi'nde toplandık. Hala, inanmıyoruz ve üstelik de pek şen şakrağız. Çoktandır görüşemeyenler hal hatır soruyor, bazılarımız kitaplara bakıyor, çaylar, kahveler içiliyor… Bir de, kulağına adeta yapışmış cep telefonuyla Hakan karşısındakilere sürekli olarak "Allah razı olsun abicigim" diye diye ortalıkta dolaşıyor. Sanki cezaevine girmeyecek de birazdan yine hepimizi şaşırtacak bir konuşma yapacak gibi…

Mehmet Bekaroğlu hariç, içimizde cezaevine adam yolcu eden yok ya, kimse durumun ciddiyetinin farkında değil. Böylece, Kocatepe parkındaki araçlara binmek ve oradan da Kalecik'e gitmek üzere yola koyulduk. Sokaklardan geçiyoruz, sayımız yüzü aştı ama görenler, bizi garip bir piknik ekibiymişiz gibi süzüyor. Konular, bıraktığımız yerden açılıyor. Nihat Genç, kolumdan tutup heyecanla Doğu Konferansı'nın Lübnan ve Ürdün gezilerini özetliyor."Nasıl gelmezsin oralara" diye sitem ediyor.

Hakan için İstanbul'dan gelenler arasında İbrahim Kiras'la eşi Sevil ile Mevlana İdris Zengin de var. Tabii ki Murat Menteş, Gerçek Hayat'ı ve kendisini temsilen orada…

Mehmet Bekaroğlu, Yılmaz Ensaroğlu (ve oğlu), Ahmet Çiğdem, Nihat Genç, Mehmet Ragıp Karcı, Gökhan Özcan, Yıldız Ramazanoğlu, Neşe Kutlutaş, Şaban Abak, Sıtkı Caney, Ebubekir Kurban, Mustafa Şahin, Fatih (kitabevi) abi, Mehmet Bodur, Adnan Özen, Bahadır İslam orada. Bursa'dan Nihat Nasır ve BİHMED ekibi kestane şekerleriyle ve karanfillerle gelmişler. Sevgi Kurtulmuş duyup koşmuş, uğurlamaya gelmiş. İsmini unuttuğum o kadar çok insan var ki… Ve yol boyunca telefonlar, telefonlar, telefonlar. Almanya'dan bizim birader Mikdat da arıyor, adresini istiyor Hakan'ın. Yeni adresini!...

Uzun bir konvoy, ama hala durumun ciddiyetine vakıf değiliz; Kalecik'e cezaevine değil de mangal yapmaya gidiyoruz sanki. Gökhan, tarihi espriyi patlatıyor: "Adı Hakan değil, Fikri olsaydı ne komik olurdu…" diyor. "Fikirleri iktidarda, Fikri hapiste!"

Kalecik'e ulaşıyoruz ve doğru savcılığa gidiyoruz… Savcı, "evraklar yetişmedi, bugün cezaevine koyamayabiliriz" diyor. Hakan'ın buna canı çok sıkılıyor. Bize,"Abi savcı ne diyor, benim bugün mutlaka cezaevine girmem lazım" diye çıkışıyor… Bugün… mutlaka… Asla kaçırılmaması gereken bir uçak, mutlaka yapılması gereken hayati bir ameliyat gibi…

Neyse, telaşa gerek yok. Fakslar çekiliyor, işlemler hızlandırılıyor, Hakan'ı akşama yetiştirmek için bütün imkanlar seferber ediliyor. Bu arada Hakan da cezaeviyle ilgili merak ettiği soruların cevabını arıyor. Neyi merak edebilir!.. "Yanıma kaç kitap alabilirim? Kütüphaneyi kaç saat kullanabilirim?" Üçüncü soru yok…

Sonunda Savcı Mehmet Çağlayan'dan mutlu haberi! alıyoruz. Savcı bey, "Tamam, işlemler bitti Hakan beyi misafir edebileceğiz" diyor ve görevlilere talimat veriyor: "İki polis arkadaş Hakan Albayrak'ı alıp götürsün!.. Önce sağlık muayenesi, sonra…"

Neee? İki polis… Hakan Albayrak'ı alıp götürecekler. Sağlık muayenesi… İş ciddi, Hakan içeri girecek.

Ercan'la birbirimize öyle bir bakıyoruz ki, ikimiz de o bakışı ömür boyu unutamayacağız herhalde.

Herkes bahçede neticeyi bekliyor… Hakan'ın eşi, Bosnalı gelinimiz Emira ve kardeşi Sinan da orada. Sonra Emira da söyledi… "Hakan'ı polislerin yanında görmek ne büyük bir acıydı anlatamam."

Artık zamanı tüketme yarışı kazanılmak üzere… Arabada son konuşmaları yapıyoruz. Kaygılı bir sesle, "Hakan" diyorum. "Sen, içerden çıkınca hepimize acayip fark atarsın. Devreye girip, senin kitap okumanı mutlaka engellememiz lazım!" Kahkahayı patlatıyor, uzun uzun gülüşüyoruz.

Bu da "o karanlık gün"de, zoraki tebessümler hariç son gülüşmemiz oluyor.

Zira vakit doluyor ve gün kararmaya başlıyor, son işlemler de bitiyor. Geriye… Geriye, o kasvetli binanın tozlu yollarını aşmak kalıyor. Herkesin omzuna bir ağırlık, yüzüne de bir keyifsiz ifade çökmeye başlıyor. Ama, Hakan mağrur, Hakan umursamaz, Hakan mahalledeki bütün apartmanlarının zillerine basıp olacaklara aldırmayan yaramaz bir çocuk gibi gülüyor. Zaferin keyfini çıkaran bir kahraman gibi, mikrofonlara son demeçlerini veriyor.

Ve sıra vedalaşmaya geliyor. Kısa olsun, mümkünse çok kısa; hatta mümkünse hiç olmasın bu veda… Ama oluyor ve Hakan parmaklıkların arkasına geçiyor, bize yine keyifle el sallıyor. Sabahtan beri, güle oynaya geçirdiğimiz yolculuktan sonra gözler yaşlanıyor. O an, parmaklıklarla bina arasındaki o uzun, o kahredici, o inanılmaz yürüyüşün her adımı göz pınarlarımızı dolduruyor. Şaşkın, umutsuz ve çaresiz, o gidişi seyrediyoruz.

Tek kelime konuşamıyorum. Arabaya koşuyorum çare olmuyor, çıkıyorum öylesine ortalıkta yürüyorum. Mustafa Şahin'i görüyorum, bir arabanın arkasına sığınmış, sessiz sessiz ağlıyor. İbrahim Kiras'ın gözleri yaşlı ama bir yandan da beni teselli etmek için omzuma vuruyor. Gökhan'la karşılaşıyorum ama birkaç saniyeden fazla bakabilmek ne mümkün. Üçümüz aynı evi paylaşmıştık, yıllar önce. Muhabbet bitmesin diye yan odaya bile göndermediğimiz Hakan'ı şimdi parmaklıkların arkasına, dört duvarın içine, ranzalara, havalandırmalara, karavanalara, haftada 10 dakika telefon prangasına, arkadaşsızlığa mı gönderiyorduk!

İçimizden sadece bir kişinin Hakan'ı içeriye kadar yolcu etmesine izin vermişlerdi. Önceden tecrübesi! vardı, Bekaroğlu'nu gönderdik. Ama gitti, gelmek bilmiyor. Öyle bir beklenti ki, gelecek ve sanki bütün bunların bir oyun olduğunu, Hakan'ı alıp gidebileceğimizi söyleyecek!

Dışarısı kasvetli, dışarısı sessiz, dışarısı çaresiz…

Mehmet Hoca görünüyor. Hadi bir iyi haber, bir güzel söz… Ne olabilir ki, hiçbir şey. O da acılı, o da dertli ama cezaevi duvarlarına vuran boş ve umutsuz bakışlara da bir son verilmesi gerek. "Hadi bakalım arkadaşlar" diyor, "Doğru arabalara. İşimiz bitti, geri dönüyoruz!"

İnanılmaz ama gerçekten geri dönüyoruz. Hakan'ı orada bırakıyoruz ve evimizin yolunu tutuyoruz.

Kardeşimiz, gururumuz, heyecanımız, içimizde yatması gereken son adam şimdi cezaevinde. Prensimiz orada, dört duvar arasında. Önümde, giderayak yazdığı "Kemalizm Terakkiye Manidir" (Vadi Yayınları) kitabının imzalı ilk sayfası açık duruyor: "Mustafa… Şudur, budur ama yine aynı yerdeyiz değil mi?" diyor…

Aynı yerdeyiz kardeşim, keşke aynı mekanlarda da olabilsek…


23 Mayıs 2004
Pazar
 
MUSTAFA KARAALİOĞLU


Künye
Temsilcilikler
Abone Formu
Mesaj Formu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED