|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Tarihsiz toplum, talihsiz toplumdur. Tarih, ne kuru bir böbürlenme aracı, ne de rakamların sıralandığı telefon rehberidir. Üç kutlu tarihle şanlanıyor hayatımız: 630... 1071... 1453... Mekke'nin, Anadolu'nun, İstanbul'un fethi. Üç kutlu tarihle şanlanıyor hayatımız: 630... 1071... 1453... Mekke'nin, Anadolu'nun, İstanbul'un fethi. Toplumun hafızasıdır tarih. Tarihsiz toplum, talihsiz toplumdur. Tarih, ne kuru bir böbürlenme aracı, ne de rakamların sıralandığı telefon rehberidir. Yaşanmaya değer bir gelecek düşleyenler, şeref ve mutlulukla yaşanmış bir geçmişin kokusunu alırlar o bahçede. Tarih, kutlu elçilere kulak verenlerin yaşama ve yaşatma irâdelerinin destanıdır. Anadolu'nun İslamlaşma tarihi 1071'de başlıyor. Savaş meydanında mağlub ettiği Bizans imparatoruna önünde diz çöktürtmeyen, ona esir muamelesi yapmayan yüce gönüllü Sultan Alparslan, ilk "Anadolu Aslanı" idi. İkinci aslan, Azerbaycan'dan yola koyulup gelen Ahi Evran'dı. Koca Ahmed Yesevî dergâhından tasavvufun inceliklerini öğrenen Evran, herkese ahi, yani kardeş diye hitab ettiği için, müritlerine ahiler denildi. Ahiler, alimler ve gaziler, Hakk'a davette gayenin rakibi yok etmek değil, diriltmek olduğunu hayatlarıyla ispat ettiler. Böylece Anadolu İslama, İslam Anadolu'ya açılmış oldu. Açılışın üç simgesi kalem, kılıç ve terazi idi. Türkler İslam dinini âlim tüccarlardan öğrenmiş, gönül rızasıyla benimsemişlerdi. Şimdi dîn-i mübini aynı üslupla Anadolu'ya taşıyorlardı. Fetih bir boyun eğdirme faaliyeti değil, gönül kazanma süreciydi. Anadolu Aslanları halklarla değil, düzenlerle savaşıyorlardı. Kaleme ve teraziye saygısı olmayan yönetimleri tepeliyor, batılın yerine Hakk'ı tesis ediyorlardı. Her başbuğun omuzbaşında, vakur adımlarla bir Ahi Evran, bir Şeyh Edebali, bir Akşemsettin yürüyordu. Balkanlarda fethedilen her şehre Anadolu harcı karışıyor, ahilerden örnek bir grup yerleştiriliyordu: Maraş'tan 20 bakırcı ustası, Sivas'tan 20 demirci, Kayseri'den 20 pastırmacı, Isparta'dan 20 gül yetiştiricisi. Saraybosna, Kosova, Üsküp... onun için gül kokusuna hasretler bugün. Arif Nihat Asya'nın mısraları bu hasreti ebedileştiriyor:
Hudâ rûz-i ezelden asîl kıldı bizi
Taraf taraf, yedi iklîmi Hakk'a davette
Sonra, bilmem ne oldu:
O hacâletle büktü boynumuzu
Düştü, bir bir kopup kanatlarımız
Din öğüttür! Din öğüttür, en etkili öğüt ise ölüm. Eskiden mezarlıkları şehrin göbeğine kondururlardı, halkın gün boyu öğüt alması için! Şimdi ölümü kendimizden ne kadar uzak tutsak o kadar iyidir deyip, mezarları uzaklara taşıyoruz. Halbuki, Müslümanlar ölüleriyle yaşarlar. Ölüm şuuru olmayanın, hayat şuuru olamaz. Genç bir işadamının arkasında yatsı namazı kılıyoruz. Tekasür sûresini okuyor. İlk ayetlerin meal/yorumu aşağı yukarı şöyle: "Doğumdan ölüme değin çokluk kuruntusuyla (yığdıkları servetle?) oyalandılar." Yunus Emre asırlar öncesinden sanki bu ayetleri tefsir ediyor: Sen bu cihan mülkünü
Firavun hazinesin
Çün denize garkoldun
Kâtip Çelebi, Mizanü'l-Hak'ta devlet idarecilerine, vaizlere ve halka bol bol ögütte bulunuyor. Birkaç misal verelim. Yöneticiye öğüt: Halkın padişahına yaraşan öğüt budur ki farzları ve vâcipleri yerine getirip İslâm inançlarını bilecek kadar ilimle din konusunda yetinip kendilerinin ilm-i hali olan hazine ve asker ve halk işlerinin inceliklerini bilmeye çalışsınlar. Büyük ataları gibi tarih okuyup geçen devletlerin hallerinden hisse alsınlar. Ve halkın töresini öğrenip her çağın gereği ne ise yumuşaklık ve sertlikle yüce devletin kadîm kanununu yürütsünler. Vâizlere öğüt: Birinci edep budur ki va'zında şehir halkının töresine ve âdetine ve ıstılahına aykırı sözler olmaya. Çünkü dedikoduya ve karışıklığa yol açar. İkinci edep budur ki müslümanlar arasında uyuşmazlık varsa güzellikle ve yumuşaklıkla, tatlı sözle ve gönül alıcı öğütlerle onları uyuşmaya, birbirlerinden nefreti ve düşmanlığı önlemeye yarayacak vaızlar ola. Üçüncü edep budur ki umumi olarak buyruklara uymak, yasaklardan kaçınmak ve vâcipleri yerine getirmek yolunda halka şevk vermelidir. Halk ne güven bulmalı, ne de umutsuzluğa düşmeli, korku ile umut arasında olmalıdır. Dördüncü edep: Zamanın ve yerin icabı ne ise o yapılmalı. Hakkında hadisler ve eserler bulunan nafile namazlara ve ibadetlere halkta rağbet uyandırmalı, âdete ve göreneğe dayanan namazlar ve ibadetler anılmamalı. Beşinci edep budur ki halkın anlamayacağı ince konulardan, yahut tasavvuf ıstılahına dayanan ceberrût ve lâhût âleminden dem vurmayıp çoğu dinleyenin hal ve şanına uygun olmayan sözler söylenmemeli. Açık ve anlaşılması kolay öğüt ve temsiller söylenmeli. Va'z halk içindir, yüksek tabaka için değil. Altıncı edep odur ki va'za uygun güzel fıkralar, hikâyeler ve lâtifeler ve beyitler de arada bir söylenmeli. Ama bu, yemekte tuz gibi olmalı. Yedinci edep: Dinleyicileri çoğaltmak ve ün almak işi için tama' ve heves olunmayıp herkese helâl ve haram ve namaz ve oruçla ilgili akaidin icmalini, İslâmlığın usul ve erkânını öğretmeye yarayan sözler söylenmeli. İnsanlar tatlı anlatan ve güzel ifade kullanan kimseyi dinlerler. Halka öğüt: Müslüman halka gerek olan budur ki Ulu Tanrı birdir ve Peygamber haktır dedikten sonra bu sözün üzerinde durup beş vakit namazı kılıp Ramazan orucunu tuta. Zengin ise zekât vere ve hacca vara. Yalan söylemeye. Kimsenin ırzına ve malına sarkıntılık eylemeye. Doğruluk üzere ola. Kendi geçimi ve kazancı ne ise onu göre. Vaız dinlerse, haftada bir cuma günü yeter. Anladığı kadarı ile yetinip, "Filan vâiz bugün şöyle dedi, filan mesele şöyle imiş, böyle imiş" diye üzerine lâzım olmayan sözleri söylemeye ve cahil iken ilim bahsini eylemeye.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |