|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Siyaset-toplum, devlet-siyaset ve devlet-toplum ilişkilerinin "demokratik şema"sı bellidir. Toplumun talepleri zamanın ruhu ve gerekleri ile evrensel değerler süzgecinden geçer, diğer taleplerle kesiştirilir ve siyasi kararlara dönüşür. Bu dönüşümde "siyasi denetimi" yetki-sorumluluk mekanizması, "idari denetimi" hukuk ilkeleri çerçevesinde kurumlar hiyerarşisi ve "hukuki denetimi" ise hukuk üstünlüğü çerçevesinde kelimenin gerçek anlamıyla bağımsız yargı yapar. Türkiye bu şemanın neresinde? Bu soru, keyfi ya da teorik bir soru değil... Tersine tek tek her bireyi, hatta bu şemayı karışık, anlamsız, tehlikeli bulanları bile kuşatan yaşamlarını yönlendiren, yaşamsal bir soru... Zira bu çağda "bu şemanın mevcut olmaması veya kötü çalışması ya da kazalara uğraması bir ülkede ekonomik, politik, sosyal türlü sorunların başlangıç noktası" demektir. Zira tersi durumlar "kolektif akılcılığı ve denetimi" devre dışı bırakır, "keyfiliği" devreye sokar. Devlette, siyasette, toplumda fiili durumlar yaratır, farklı kesimler, birimler, organlar arasındaki, ortak değer ve kurallar üreten iletişim kanallarının tıkanmasına yol açar. Hukuk zemin kaybeder, güçlünün imha aracı haline gelir. Böyle durumlarda bir gün özgürlüğünüz, diğer bir gün paranız, bir başka gün istekleriniz budanır... Toplumun kenar kesimlerini vuran bir gün gelir merkezini de vurur... Başka bir deyişle bu dönüşüm demokrasinin değil, huzur ve refahın da yegane aracıdır. Türkiye bu şemanın neresinde? Hala pek gerisinde... YÖK tartışmaları, YÖK Başkanı'nın geçen hafta gündemde kalan 1960 hatırlatmaları, TSK'nın yasama sürecine müdahale etme alışkanlığı işin sadece görünür yanı. Bir de altta olanlar, devletin fiili işleyişinde karşımıza çıkanlar var... Bölge olarak Güneydoğu, sorun olarak "Kürt meselesi" bu fiili işleyişin en çarpıcı hattını oluşturuyor. Demokratikleşme hamleleri ve anayasa değişikliklerinden sonra Kürtçe dil öğrenmek ve kurs açmak için başvuranların isim isim asayiş kuvvetleri tarafından izlenmesinden tutun, seçimle gelmiş belediye başkanlarının kamu otoritesi tarafından dışlanmasına kadar, bildik uygulamalar sürüyor. Üstelik bu uygulamaların yöneticisi ve yönlendiricisi siyasi iktidarın, yasamanın temsilcileri değil, genellikle askeri kolluk güçleri... Nitekim, Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener'in Diyarbakır ziyareti sırasında yaşanalar önemli ve semboliktir. Diyarbakır Belediye Başkanı'nın bakanı karşılamasına izin verilmemesi, bakana belediyeye gitmeme telkin ve tavsiyesinde bulunulması, kabul edilebilir bir gelişme olmasa da, fiilidir. Her ne kadar bakan bu tavsiyeleri dinlememiş, belediyeyi ziyaret ederek, Kürtçe birkaç söz etmişse de, çıplak gerçek değişmiyor. Çıplak gerçek, entegrasyon, uzlaşma değil, çatışma, gerginlik ve dışlanma dili üzerine kuruludur. Bu gerçek dev bir sorunun salt asayiş sorunu olarak tanımlanmasından doğmaktadır. Burada kritik olan nokta, sorunun niteliğini kimlerin tanımladığıdır. Görünen o ki, tanımlama gücüne sahip olan siyasi sorumluluk taşımayan bürokrasidir. Bir dönemler Baykal'dan diğerlerine bakan ve başbakanları bölgeye sokmayan yapı, etkisini olduğu gibi sürdürmektedir. Yukarıda sözünü ettiğimiz "demokratik şema", bu ülkede hala çalışmamaktadır. Böyle oldukça, atılan büyük demokratikleşme ve sivilleşme adımlarının anlamı kalmayacağı gibi, siyasi iktidarların hareket alanının genişlemesi de mümkün olmaz...
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |