AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ

Y A Z A R L A R
İki üstad ve medrese-i Yusufiye

Hüseyin Kâzım Kadri, Türk Lügati'nde, "üstad" kelimesinin Farsça bir sıfat olduğunu belirttikten sonra şu tanımı yapar: "Öğretici, muallim, âmûzgâr; ma'lûmât-ı vâsi'a ve şâmile sâhibi. Fransızcanın maitre mukabilidir." Kelimenin Arapçaya "üstâz" şeklinde geçtiği, çoğul şekillerinin "esâtîz" ve "esâtize" olduğu da adı geçen sözlükte kayıtlıdır. Ayrıca kelimenin nazımda "üstâ / usta" biçimini alabildiğini de buradan öğreniyoruz.

İşindeki becerisi öğreticilik düzeyine ermiş, kalfa yetiştirecek yetkinlikteki kişilere "usta" deyişimize bakarak Farsçanın "üstad"ının Türkçede "usta"ya dönüştüğü düşünülebilir. Ancak kelimenin Türkçedeki "us, uz, (uzman)" ile benzerliği de dikkat çekicidir.

Günlük dilde öğretmenlere, hocalara ya da mesleğinde mâhir kimselere "üstad" dendiğini işitmiş değilim. Bazı gençlerin arkadaşça konuşmalar içinde birbirlerine "üstad" diye seslendiklerine tanık olmuşumdur. Benim için "Üstad" kelimesine sözlüğün tanımladığından da öte bir saygı ve yüceltme anlamının yüklendiği ilk örnek Bediüzzaman Said Nursî olmuştur. Kendisinden kısaca söz etmek gerektiğinde hep "Üstad" deniyordu. Ağabeyim ve bazı arkadaşları Üstad'ın "Risâle-i Nur" diye anılan eserlerini okudukları için yargılanmışlar, birkaç ay cezaevinde kalmışlardı. Fakat kendisi de defalarca yargılanan, mevkuf, mahkûm ve nihayet menfî (sürgün) olarak sürekli gözetim altında tutulan Üstad için cezaevi; hapishâne, mahpushâne, dam, vs. değildi. Onun dilinde o mekânın adı "Medrese-i Yusufiye" idi. Hapishâneye Hazreti Yusuf aleyhisselâm'ın zindan hayatını hatırlayarak ve hatırlatarak böyle bir ad veren ilk kişinin Bediüzzaman Said Nursi olup olmadığını bilmiyorum ama tabirin yaygınlaşmasına ve nihayet D. Mehmet Doğan'ın Türkçe Sözlük'üne madde olarak girmesine Üstad'ın vesile olduğunu söyleyebilirim. İçinde "medrese-i Yusufiye" maddesinin bulunmadığı bütün Türkçe sözlükler, hayatın gerisine düşmüş, eksik sözlüklerdir.

Benim karşılaştığım ikinci üstad ise Necip Fazıl Kısakürek oldu. Recaizâde Mahmud Ekrem'e "Üstad Ekrem" dendiği bilgisi benim için kitâbî ve tabir caizse "ölü" bir bilgiydi de, Bediüzzaman'ın ve Necip Fazıl'ın üstadlıkları diri ve etkili bir gerçeklikti. Tanıdığım ilk üstad ile ikinci üstad arasında herhangi bir çelişme, yarışma, hattâ sıralama endişesi taşımadım, yaşamadım. Bence her ikisi de kendi hayat şartları içinde muazzez ve mu'allâ bir mücâdeleyi bihakkın yürütmüşler; milleti, ümmeti, hattâ insanlığı hakka ve hakikate davet hususunda üzerlerine düşeni cesaret, azim ve fedâkârlıkla yerine getirmişlerdi. Necip Fazıl'ın Son Devrin Din Mazlumları'nda Bediüzzaman Said Nursi'ye ayırdığı sayfalar çok öğretici sayfalardır.

Zaman zaman başka kimseler için de -bu kimseler çok önemli ve değerli hizmetler ifa etmiş olsalar bile- "üstad" sıfatının kullanıldığını gördükçe bir çeşit yadırgama duyduğumu saklayacak değilim. Sanki o kelimeyi kullanmakla iki büyük üstadın hakları yenecekmiş gibi bir duyguya kapılıyorum. Belki de yersiz bir duygudur bu ama bundan kurtulamadığımı itiraf etmeliyim. Mason locası reislerine verilen "üstad-ı azam" unvanı ise bana büsbütün yabancı ve sanki hayatımızın çok dışında duran "uzak" bir bilgiden ibaret.

Tuhaf bir yasa yüzünden, tuhaf bir yargılama ile mahkûm edilen Hakan Albayrak'ın Kalecik Cezaevine girmeden yaptığı okuma programını Gerçek Hayat dergisinde okurken Hakan'ın da cezaevini "medrese-i Yusufiye"ye çevireceğini düşündüm. Bir de, şimdiye kadar hep kazaklı, gömlekli, kravatsız görmeye alıştığımız Hakan Albayrak'ın dergideki ceketli ve kravatlı fotoğrafı, çarptı beni: Sanki kelepçe ile kravat arasında bir benzerlik kurmamızı istiyor o fotoğraf.


25 Mayıs 2004
Salı
 
İBRAHİM KARDEŞ


Künye
Temsilcilikler
Abone Formu
Mesaj Formu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED