AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ

Y A Z A R L A R
Yine aynı sorun: 'Uyarı' gelmeden bu meseleleri kendi aramızda niçin tartışamıyoruz?

Haber taze iken bilmiyorduk; ne zaman ki Tony Blair Ankara ziyaretini tamamlayıp ülkesine döndü, o zaman haberdar olduk: "Avrupa Konseyi'nin hazırladığı denetim raporunda Türkiye'de askerlik yapmak istemeyenler için istediği 'vicdani red hakkı'nı, hafta başında Ankara'ya altı saatlik çalışma ziyaretinde bulunan İngiltere Başbakanı Tony Blair de gündeme getirdi." Evet, Blair de, birçok Avrupa ülkesinde askerlik yapmak istemeyenlere, askerlik süresi içinde devletin belirlediği sosyal alanlarda görev yaptırıldığını hatırlatmış ve Türkiye'nin de bu konuda adımlar atmasını istemiş...

Bazı okurlarımın "Bir bu eksikti!" diye homurdandığını duyar gibiyim! Ama ne yapalım, dünya artık böyle... "Vicdani red hakkı" da artık devletlerin kayıtsız kalamayacağı bir hak konumuna gelmiş durumda...

Peki "Türk tarafı" önce Avrupa Konseyi denetim raporunda yer alan, sonra bizzat Blair tarafından dile getirilen bu istek karşısında nasıl bir tutum almış?

Tabii ki tahmin ettiğiniz gibi. "Rapor"a verilen yanıtta "Henüz üzerinde düşünülecek bir konu olmadığı" vurgulanırken, Blair'e de "Türkiye'nin çevresindeki olayların ve stratejik konumunun buna elvermediği" bildirilmiş. (Bu arada unutmadan, Avrupa Konseyi'nin söz konusu raporunu haber yapan gazetenin, bu haberinin hemen yanı başına (yani "tam da yerine!") "Sıfırı pahalı 'ikinci el' tank alıyoruz" başlıklı bir diğer haberini yerleştirdiğini de gülümseyerek hatırlamayı unutmayalım. Söz "askerlik"ten açıldı ya, ha "vicdani red hakkı" ha "tank alımı", ne farkeder... Sayfa düzeninde ancak böyle bir tutarlılık olabilir doğrusu!)

Gelelim okuduğunuz yazının başlığına: "Yine aynı sorun: 'Uyarı' gelmeden bu meseleleri kendi aramızda niçin tartışamıyoruz?"

"Bu hep böyle olmuyor mu?" diye soranları da duyar gibiyim... Evet, "çağın gerektirdiği" önemli meseleleri illâki "dışarıdan" gelen bir "uyarı"dan sonra gündemimize sokabiliyoruz. Bu tür gayretler, arayışlar söz konusu olduğunda "otonom" bir fikir hayatımız olduğunu kim iddia edebilir?

Mesela bize son olarak iletilen bu "uyarı", yani "vicdani red hakkı"nı artık tanımamızın zamanı geldiğine ilişkin "uyarı". Biz bu hakkı kendi başımıza tartışamayacak, bu hakkın getirisini götürüsünün hesabını kendi aramızda yapamayacak derecede düşünceden yoksun bir toplum muyuz? Ne münasebet! Ama olmuyor, bir türlü olmuyor... Bu ve benzer konularda inisiyatif bir türlü "bizim" elimize geçmiyor...

İşin ilginç yanı, "uyarı"yı aldıktan sonra da kimsenin kılını kımıldatmaması... Bakın mesela; bu hakka ilişkin Avrupa Konseyi'nin ve Blair'in ilettiği söz konusu temenni, medyada haber olduktan sonra üzerinde yazılır çizilir bir mesele haline geldi mi? Ne gezer... Benim görebildiğim kadarıyla, bu vesileyle "vicdani red hakkı"ndan etraflıca söz eden tek gazeteci Birgün'den Aydın Engin'di. Engin, "Tırmık" üslubuyla bize 19 Mayıs, "Anneler Günü", "Dünya Süt İçme Günü", "Sevgililer Günü" gibi son günlerin "sayılı günlerini"ni sıraladıktan sonra, bu arada güme giden günün "15 Mayıs Dünya Vicdani Red Günü" olduğunu hatırlatıyordu. Hem de pek güzel bir yazıyla... İsterseniz Engin'in bu güne ilişkin olarak hatırlattığı bir "araba çıkartması"nı da hatırlayalım: "Düşün savaş ilan edilmiş ve kimse cepheye gitmiyor!"

İşte "Vicdani red hakkı" bunun gibi yüzlerce, binlerce güzel sözü yaratabilecek güçte ahlaki, dini, felsefi bir duruşa, bir bakışa işaret ediyor... Yandaşı olduğu "pasifizm" o derece zengin, o derece ikna edici, insan sağlığına o derece yararlı ki... Tamam dünyada böyle "sürprizler" olmuyor ve bu dünyada "moral"in hükmü bir yere kadar; ama sonuç itibariyle "kimsenin cepheye gitmediği" bir dünyada "savaş ilanı"nın hiçbir hükmünün olmayacağı apaçık bir doğru da değil mi? (Burada "gerçekçi" itirazlar geliştirmeyin lütfen!)

Peki "vicdani red hakkı"nın Türkiye'de "Henüz üzerinde düşünülecek bir konu" olmadığı da nereden çıktı? Niçin düşünülemezmiş? Vazgeçtik uygulamasından, düşüncesi de mi yasak yani?! Sizi bilmem ama ben tam aksi kanaatteyim; bal gibi düşünülebilir ve "silah" ve "üniforma" meraklısı bir medyanın eline düşmek gibi kötü bir kaderi paylaşan okurlar ve izleyicilerin ruh sağlığına bu yönde bir fikriyat çok da iyi gelir doğrusu...


25 Mayıs 2004
Salı
 
KÜRŞAT BUMİN


Künye
Temsilcilikler
Abone Formu
Mesaj Formu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED