|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Eski Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan, Türkiye Büyük Millet Meclisi bünyesinde oluşturulan komisyonda ifade verdikten sonra, hakkındaki iddialar ciddi bulunarak Yüce Divan'a sevk edildi. Bu, Özkan'ın "suçlu" olduğunu göstermiyor kuşkusuz; davanın sonunda aklanabilir de... Zaten bu yazının konusu Özkan değil. Bu yazının konusu, zamanında onunla "temas"ı abartmış ve bu nedenle bir gazetecinin asla yapmaması gereken bir şeyi yaparak bir iktidar görevlisine kefil olmuş gazeteciler... Medyakronik döneminde bu tür kefaletlerle çok uğraşmış, böyle bir şey yapan bir gazetecinin o andan itibaren o kişi ya da kişilerle ilgili yazdıklarına güvenilemeyeceğini anlatmaya çalışmıştık... Hiç kuşkusuz böyle bir davranışın gazetecilik açısından ne anlama geldiğini o gazeteciler de biliyordu. Zaten işin acı yanı da buradaydı: Sözü edilen iktidar görevlileriyle "temas" o kadar abartılmış, "mesafe" o kadar ihmal edilmiştir ki, o iktidar görevlileri günün birinde zor bir durumla karşılaştıklarında kendilerini onları savunmaya mecbur hissetmişlerdir. Şunu da söylemek mecburiyetindeyiz: Bu tür savunmaların "insani" duygularla yapılması hiçbir şeyi değiştirmez. ÖZKAN VE POLİS MÜDÜRLERİ Bu yazının konusu, "Bütün iktidar Hüsamettin Özkan'a" günlerinde işi abartan gazeteciler... Ama bir parantez açıp, gene kötü bir finalle biten bir başka kefalet örneğini de hatırlayalım bu arada: Gazeteci Tuncay Özkan'ın, adları "Köstebek Operasyonu"na karışan iki polis şefinin savcılığa ifade verdiği günlerde onlara açık bir şekilde kefil olması örneği... Özkan, İstanbul Organize Suçlarla Mücadele Şubesi Müdürü M. Serdar Saçan ile Mali Şube Müdürü Ayhan Mimaroğlu'nun "doktoralı müdürler" olduğunu, onlara yöneltilen suçlamaların hiçbirinin (neredeyse apriori olarak) doğru olamayacağını anlatmıştı bir yazısında. Gel zaman git zaman, her iki müdür de ciddi suçlamalarla görevden uzaklaştırıldı. Bu müdürlerden biriyle ilgili gelişmeler olurken Özkan büyük bir medya grubunun en tepesindeki kişiydi, gazetede her gün yazı da yazıyordu ama bir zamanlar kefil olduğu polis müdürüyle ilgili olarak hiçbir şey yazmadı. HÜSAMETTİN ÖZKAN YAZILARI Tuncay Özkan'ın polis şefleriyle ilgili olarak yazdıklarıyla kategorik benzerliği bulunan üç yazıdan daha söz edeceğiz: Sedat Ergin, Sabahattin Önkibar ve Nuray Başaran'ın yazılarından... Hürriyet gazetesi Ankara Temsilcisi Sedat Ergin'in 21 Kasım 2001 tarihli yazısı tam Hüsamettin Özkan'ın kayınvalidesi ile ilgili haberlerin patladığı ve iddiaların ciddileştiği günlerde geldi. Burada iddiaları uzun uzun anlatmaya yerimiz yok, çoğunuz hatırlarsınız da zaten, ama dileyen okurlarımız Medyakronik arşivinin "Medyakronik kategorileri" bölümündeki "Hüsam bey dosyası"na göz atabilir... Hatta mutlaka göz atın diyoruz, esaslı malzeme var orada. Ergin, 21 Kasım 2001'de şöyle yazdı: "Son dönemde batık bankalar ve çetelerin üzerine gidilmesi, önemli ölçüde hükümetin ve öncelikle de Başbakan Bülent Ecevit'in sergilediği siyasi iradenin bir uzantısıdır. Ecevit'in siyasi iradesi ise çoğunluk kabinedeki en yakın çalışma arkadaşı olan Hüsamettin Özkan üzerinden ifadesini bulmaktadır. (…) Bütün bu faktörler yan yana getirildiğinde, batık bankalar konusunda alınan sonuçta belirleyici olan bir siyasinin, bugün bu skandallardan dolayı suçlu gibi takdim edilmesi ciddi bir çelişki oluşturmaktadır." Ergin'in büyük yanlışı, sıraladığı "bütün bu faktörler"i, somut bir olayla ilgili olarak suçlanan bir siyasetçinin o noktada da hiçbir "faul"ünün olamayacağının kanıtı olarak sunmasıydı. Gazeteci, hiç kuşkusuz, suçlanan siyasetçinin suçsuz olduğuna inanabilir ve bu amaçla "suç unsuru" olarak gösterilen her şeyin geçersiz olduğunu somut haberlerle göstermeye çalışabilir. Ama burada durum çok farklı... Ondan bir süre sonra bu kez Star'dan Sabahattin Önkibar "Hüsamettin Özkan'a saldıranlar" başlıklı bir yazıyla benzer bir tavır aldı. İŞİN ŞAHİKASI Fakat bu işin şahikası, Akşam gazetesinin Ankara Temsilcisi Nuray Başaran'ın, Özkan-Derviş-Cem triumvirasının yükseliş günlerinde kaleme aldığı "Politikada 'dost' bir karakter: Hüsamettin Özkan" başlıklı yazısı oldu (22 Mayıs 2002). Yazıdan bazı satırlar: "Böylesine vahşi ve dejenere, ayak oyunlarının bol, dostlukların hançerlenmesinin kanıksandığı bir ortamda, farkında değiliz ama yüzlerce yıllık tarihimizde bile eşine rastlanmayacak bir muhteşem politik yüz ile karşı karşıyayız. Hüsamettin Özkan; Anadolu menşeli, dost vasıflı, diğer gam, yüzünden tebessüm eksik olmayan, duruşu, yönelişi, duyuşu ve sezişiyle bir farklı kişilik... Yunusvari bir kızmaz adam... Öfke, gazap ve kin onun yanına hiç girmemiş gibi... Problemleri çözerken zorluk ve usanç değil, zevk ve şevk alan bir zat. Siyasetin, problem çözücülüğünün adeta sanatını inşa ediyor. Ayıplanacak, kusur aranacak bir yanı ve yönü olmamasına rağmen; isminden ve makamından bu kadar uzak birisini Cumhuriyet tarihinde, Osmanlı'da mercekle arayın. Bulamazsınız... " Siyasetçinin iktidar günlerinde onunla ilgili bu tür yazılar kaleme alanlar, "Yüce Divan yolundaki eski siyasetçi" için hiçbir şey yazmadılar... Siyasetçi ile aralarına o zaman koymaları gereken "mesafe"yi onlar şimdi koymuş görünüyorlar... (A.G.) 'İmam Ali türbesi' Dünyaya hangi gözle ve gözlükle bakıyoruz? Medyamız bazen öylesine tembel, bazen öylesine kendisine yabancı ki, bize dünyadan haberler taşırken bildiklerimizi bile unutturan bir "gözlük" kullanıyor. O "gözlük" bizi bize yabancılaştırıyor. (...) Gazetelerin dış haberler sayfalarına bakın. 100 haberin 75'inde otomatiğe bağlanmış bir "çeviri" makinesinin "çıktı"larını görürsünüz. Meslektaşlarım darılmasınlar ama bu sayfalarda yer alan ve magazin niteliği olmayan çoğu haber Türkçe okuyup konuşan New York'lular için yazılmış gibidir. İşte sıradan bir örnek: Birçok gazetemizde satırı satırına aynı ifadelerle yer alan, rutin ve küçük bir haber. Şöyle... Mehdi Ordusu milisleri Necef şehrinin tarihi mezarlığında mevzilendiği için Amerikan ordusu tanklarla mezarlığa girmiş. Haberde bu bakımdan önemli sayılacak nokta şöyle anlatılıyor: "Çatışmalarda Hz. Muhammed'in damadı İmam Ali'nin türbesi hasar gördü." Haberi ajansına geçen Amerikalı muhabir için hasar gören türbe İslam peygamberinin "damadının türbesi"dir ve önemi oradadır.... O muhabirin gözünden baktığınızda olayın yerel toplumda yaratabileceği infialin boyutlarını Batılı okura aktarabilmek için bu tür bir açıklama normal ve gereklidir. Ama bizim bu iki paragraftık haberde böyle bir ansiklopedik titizliğe gereksinimimiz yok ki!.. Sadece "Hz. Ali" demek (Amerikalı muhabire pek bir şey anlatmasa da) bizim kültürel hafızamızda bir anda "peygamberin damadı olmasından Sah-i Merdanlığına; keskin kılıcından kararlı barışçılığına; kendisinin çektiği çileden oğullarının gördüğü zulme" kadar pek çok şeyi canlandırır. Sadece "Hz. Ali" demek, o türbenin kime ait olduğunu şıp diye bizim okurumuzun zihninde anlaşılır kılar. Değil mi? Yoksa o kültürel-tarihsel hafızayı yavaş yavaş kaybetmeye mi başladık? Ayrıca Amerikalı muhabirin haberini dayandırdığı Şii yerel kaynaklar açısından "İmam Ali Türbesi" ifadesi doğrudur. Ama belli ki, önlerine gelen haber metninde gördükleri "İmam" sözcüğü arkadaşlarımızda bir çağrışım yapmamış ve öylece bırakmışlar. Bizim gözümüz ve görgümüze göre "Hz. Ali'nin türbesi" demenin daha anlamlı olduğunu anlamaları tam iki gün aldı. Dün gazetelerimizin bazılarında bu "düzeltme" yapılmıştı. Verdiğim örnek yüzünden bu soruna sadece dini kültür açısından yaklaşmanızı istemem. Yanıltıcı olur. Dikkat ettiğinizde göreceksiniz ki, dindışı haberlerde de aynı "yabancı gözlük", aynı "kültürsüz çeviri penceresi" egemenliğini sürdürüyor. (...)
'Kuzey Iraklılar' artık 'Kürt', darısı 'Güneydoğuluların başına... Türk basınının, Türkiye'nin Irak sınırı dahilindeki Kürtlere bir türlü Kürt diyemeyip "Kuzey Iraklılar"da direttiği uzun dönemi hatırlıyorsunuzdur... O günler geride kaldı, artık oradaki Kürtlere Kürt diyebiliyor medyamız... Alın mesela Milliyet'in (23 Mayıs) 24. sayfasındaki haber başlığını: "KÜRTLERİ HIRS BASTI..." Yani: "Barzani ve Talabani, Amerikalılardan 30 Haziran'da kurulacak yeni yönetimde, ya Irak devlet başkanlığı ya da başbakanlığı isteyerek, 'Aksi halde Bağdat'ı boykot ederiz' dediler..." Bu da aynı günkü Milliyet'in manşeti: "SÜRPRİZ SOHBET..." Yani: "Moskova'da Gül'ün karşısına çıkan Güneydoğulu iki vatandaşımızın yarattığı tedirginlik, samimi bir sohbetle sona erdi. (...) Resmi temaslarını tamamladıktan sonra ünlü Arbat sokağını gezmeye başlayan Gül'ün karşısına, aniden Güneydoğulu iki vatandaş çıktı. Bu kişileri kısa süre öncesine kadar Moskova'daki Türk Büyükelçiliği önünde düzenlenen protesto gösterilerinden hatırlayan elçilik yetkilileri, 'tatsız bir olay' yaşanabileceği endişesiyle tedirginliğe kapıldı. Ancak Güneydoğu'lu vatandaşlar büyük bir saygıyla Gül'ün elini sıktı ve hatırını sordu..." Haber sonuna kadar böyle gidiyor: "Güneydoğulu vatandaşlar" aşağı, "Güneydoğulu vatandaşlar" yukarı... Yani: Her şeyin bir sırası var... 'Kuzey Iraklılar' artık 'Kürt', ama 'Güneydoğulular'ın biraz daha beklemesi gerekiyor... (A.G.)
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |