|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Sabah gazetesi 21 Ocak tarihli sayısında bütün gazetelerin yaptığı gibi Yargıtay Başsavcısı'nın "Soruşturmaya adı karışanlar istifa etsin" çağrısını değil, Baykal'ın "derin kriz" uyarısının içine yerleştirdiği "Bu, yargıya vurma operasyonudur" açıklamasını büyüttü... Bu, çok anlamlı bir tercihti...
Gazeteciliğimizin, üzerinde pek fazla durulmamış kendine has özelliklerinden biri de sık sık "duygusal tepki gazeteciliği"ne dönüşebilmesidir... Bu durum genellikle "haber tercihi"nin sonradan sıkıntı yarattığı durumlarda ortaya çıkar... Diyelim bir gazete herhangi bir kişi ya da kurumla ilgili olarak bir iddia ortaya atmıştır, fakat haber doğru değildir ve hemen ardından düzeltme yayımlamak zorunda kalmıştır... O noktadan itibaren, doğru çıkmayan habere konu olan kişi ya da kurum yanmış demektir... Gazete katiyen peşini bırakmaz, ilk fırsatta da alır öcünü... "Duygusal gazeteciliği" tetikleyen başka bir durum: Bir gazete, herhangi bir haberi sunuş ve değerlendiriş tarzı nedeniyle eleştirilere uğramıştır, gazete ise pozisyonunun doğruluğu konusunda ısrarlıdır... Burada da devreye girer sözünü ettiğimiz duygusallık... "Egosu sarsılan" gazete, tartışmalı haberi sunumunda ve değerlendirişinde haklı olduğunu gösterebilmek için sonrasında enteresan tercihler yapar, enteresan ittifaklara girişebilir... Çünkü artık merkezde tartışmalı haber değil, bizzat gazete ve "gazetenin egosu" vardır; bu noktadan sonra bütün tercihler "bakın biz haklıyız"a hizmet edecek şekilde yapılır... Gazetenin okurları şaşkındır, kendi kendilerine "Acaba gazetemiz çizgi mi değiştirdi?" diye sorarlar, oysa o kadar da değildir, mesele "tamamen duygusal"dır...
SABAH NASIL İZLEMİŞTİ?
Sabah gazetesinin "Neşter-2 Operasyonu" çerçevesinde izlediği habercilik çizgisi, "duygusal" gazeteciliğin bu son anlattığımız türünü akla getiriyor... Biliyorsunuz, Sabah, operasyonu ilk gün birinci sayfadan vermeyen iki gazeteden biriydi (öbürü Akşam). Gazete, bu nedenle bu sayfada eleştirilmiş, tutumu "haber gizleme"nin –Akşam'a kıyasla- "soft" örneği olarak değerlendirilmişti. Sabah'ın tutumu başka gazetelerde de eleştiri konusu olmuştu... Ardından yayın yönetmeni Ergun Babahan, duydukları bir kuşku nedeniyle böyle davrandıklarını yazdı: "Buradaki asıl amaç, bu yasanın soruşturmacılara verdiği olağanüstü yetkileri, suç veya suçlu aramaktan ziyade, bazı kurumları (yani yüksek yargıyı) toptan dinlemek, izlemek ve daha sonra baskı altına alıp yıpratmak mıydı?" Gazeteyi bu kuşkuya götüren şey de, soruşturmanın "Cebir ve şiddet"i şart koşan 4442 Sayılı Yasa kapsamında yürütülmesiydi... İlk haberden beş gün sonra gelen bu "gerekçe"yi ikna edici bulmadığımızı, "arkadan gelen istim" kokusu aldığımızı söyleyip, Babahan'a şu soruyu sormuştuk: "Madem daha en başta bunu tespit ettiniz, neden bu açıdan deşmediniz haberi? Yepyeni ve kimselerin aklına gelmeyen bir açı... Hangi gazeteci kaçırır böyle bir fırsatı?" Sabah'taki ilk "duygusal" tepki Babahan'ın yazısı değildi... Ondan bir gün önce, zanlıların tümünün serbest bırakıldığını ele alan Sabah haberinde de vardı aynı etki... Gazete, habere "'NEŞTER' DEĞİL 'ŞOV'" başlığını koymuş, "olaya yüksek yargıyı bulaştırma çabaları"ndan söz etmişti...
O NOKTADAN İTİBAREN...
Gazetenin o noktadan itibaren "gerçeği arama"yı değil, "kendi kanaatini gerçek olarak sunma"yı öne çıkaracağı belliydi... Yanılmadığımızı Sabah'ın 21 Ocak tarihli sayısının meseleyi haberleştirme biçimine baktığımızda bir kez daha anladık... Bütün gazetelerin, Yargıtay Başsavcısı Nuri Ok'un "Soruşturmaya adı karışan yargı mensuplarının derhal istifa etmesi gerektiği" çağrısını büyüttüğü gün, Sabah, Deniz Baykal'ın operasyonu eleştiren sözlerini büyüten tek gazeteydi... Başlık da "YARGIYA VURMA OPERASYONU"ydu... Bu tercih neden mi problemli? Çünkü bütün zanlıların salıverilmesinden sonra ortaya çıkan "Demek ki yargıda bir sorun yok" havası, Yargıtay Başsavcısı'nın açıklamayla birdenbire tersine dönmüş, haber bir anda tazelenmişti... Nitekim ertesi gün (22 Ocak) Hürriyet, manşetten, "Yargıya Neşter operasyonunda rüşvetle suçlanan ve Yargıtay Başsavcılığı tarafından haklarında ön soruşturma başlatılan hâkimlerin isimlerinin belli", sayılarının 11 olduğunu duyurdu. Gazete, yasa nedeniyle bu isimleri açıklayamıyordu... "Duygusallık" yapmayan bir gazetenin, bütün öbür gazeteler gibi Nuri Ok'un "istifa etsinler" çağrısını öne çıkarmasından doğal bir şey olamazdı... Hatta şöyle bile diyebiliriz: Deniz Baykal, başsavcının açıklamalarından haberdar olsaydı, "Yok bir şey, bütün bunlar yargıyı yıpratmaya yönelik bilinçli çabalar" mealli o açıklamasını yapmayabilir ya da epeyce yumuşatabilirdi... Sabah'ın bu habere ilişkin tutumunu "ego"yu korumaya yönelik "duygusal tepki"yle açıklamaya çalışmamızı "apolitik" bulacak, daha "derin" bir nedeninin olduğunu düşünecek okurlarımız mutlaka çıkacaktır... Bu okurlarımıza şöyle diyelim: Hiç ihtimal dışı değil tabii... Ama çok küçük bir ihtimal... İnşallah yanılmıyoruzdur... (A.G.)
İyi bir 'gerilla' alıntıyı nereden keseceğini de bilmelidir! CHP Grup Başkanvekili Ali Topuz, bu kez de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın danışmanı, aynı zamanda gazetemizin yazarı Yalçın Akdoğan'ın "ipliğini pazara çıkarmak" üzere çıktı sahneye... 8-10 yıl önceki yazı ve makalelere verilen referanslarla bu işin yürümeyeceğini anlamış olsa gerek, bu kez Akdoğan'ın 8 Aralık 2003 tanihli yazısı vardı elinde... Topuz, "İslamcılığın dönüşümü" başlıklı yazıda özellikle şu satırları vurguluyordu: "Devlete yüklenen misyon da yeni dönemin tartışma konularındandır. Devlet mi toplumu Müslümanlaştırmalı, Müslüman toplum mu devleti dinileştirmeli, yoksa her ikisi de mi birbirini ideolojik bir dönüşüme tabi tutmamalı seçenekleri tartışılmaktadır." Gördüğünüz gibi Akdoğan burada "İslamcılar" arasındaki bir tartışmayı aktarmakta ve üç bakıştan söz etmekte... Aslında bu yazı Topuz'dan çok önce Hürriyet yazarı Emin Çölaşan tarafından gündeme getirilmiş, Akdoğan da ona cevabî yazısında, üçüncü seçeneğin "laikliği" vurguladığını özellikle hatırlatmıştı... Neden? Çünkü Çölaşan, "alıntı" yapıyorum diye, tırnak içinde bu "seçeneği" uçuruvermişti. Yani: "Devlet mi toplumu Müslümanlaştırmalı, Müslüman toplum mu devleti dinileştirmeli?" Böyle aktarmış ve Akdoğan'dan hesap sormuştu Çölaşan... Hatırlayacaksınız, bütün bunları bu sayfada "Alıntı yapmanın ahlakı ve Çölaşanvari alıntı tekniği" başlıklı yazımızda sizin değerlendirmenize sunmuştuk... Gelelim Topuz'un "sunum"una... Mustafa Karaalioğlu'nun dünkü yazısından öğreniyoruz ki, ortada böyle değerli bir "teknik" bulunmasına rağmen, o tutmuş bölümün tümünü aktarmış... Fakat sondaki "tutmamalı" kelimesini "tutmalı" diye telaffuz ederek... Muhabirlerin uyarısını da "burada yanlış yazılmış, doğrusu 'tutmalı' olacak" demeyi de ihmal etmeyip her şeyi biribirine karıştırmış... Ali Topuz aynı akşam CNNTürk'te Editör'ün telefon konuğuydu... Gürkan Zengin, "Nasıl şeriata doğru gidiyor bu ülke biraz açar mısınız" türünden epeyce imalı birçok soru sordu Topuz'a.... Topuz, en yeni "delil"ini kullanmayı ihmal etmedi tabii... Fakat ilgimizi çekti, arada ne oldu, kim enforme etti bilmiyoruz, alıntıyı "Çölaşanvari alıntı tekniği"ni uygulayarak aktardı CNNTürk izleyicilerine; yani "laikliği ima eden" son cümleyi atarak... Biz onu duyunca, "Ha şöyle" dedik, iyi bir "gerilla" alıntıyı nereden keseceğini de bilmelidir! (A.G.)
Haberlerde güme gitti, köşelerde değerlense bari... İçeriksiz iç tartışmalarımızın ve boğazımıza kadar "Popstar"a batmışlığımızın boğduğu haberler halkasına bir yenisi daha eklendi: Yunanistan Dışişleri Bakanı Yorgos Papandreu'nun "Batı Trakya'daki tarihi açılımı"ndan söz ediyoruz... Evet Radikal haberi manşet yaptı, Hürriyet, Sabah ve Akşam birinci sayfadan kullandı ama Yunanistan'ın müstakbel başbakan adaylarından birinin sözleri o kadar önemli, o kadar çığır açıcı bir potansiyele sahip ki, bu kadarını biz az bulduk, kaynayıp gitmemesi için de burada bir kez daha hatırlatalım istedik... Radikal, birinci sayfasında şöyle toparlıyor Papandreu'nun sözlerini: "7 Mart'taki seçimlere partisi PASOK'un başında girmeye hazırlanan Yunanistan Dışişleri Bakanı Yorgos Papandreu, kampanyasına Gümülcine'nin köylerinden başladı. Papandreu, Türk azınlığın mağdur edildiğini itiraf eden ilk Yunan politikacı oldu. "Bakan Papandreu, 'Yunanistan'daki Türk azınlık, bütün Balkanlar'da olduğu gibi geçmişte mazlum hale düşmüştü. Bir azınlığın sınır bölgesinde bulunmasının tehlike arz edebileceği duygusu vardı. Bunun sonucu da azınlık tecrit ediliyordu' diye konuştu. Ülkelerin kendi insanlarından korkmaması gerektiğini söyleyen Yorgos Papandreu konuşmasında Türk azınlığa söz verdi: 'Seçimlerin ardından Batı Trakya'da en küçük bir ayrım duygusunun ortadan kalkması için her şeyi yapacağıma söz veriyorum.' Bu tutumu, geçtiğimiz yıl yaz aylarında Vatan'ın manşetten verdiği, bizim de Kronik Medya'da size aktardığımız gene kaynayıp gitmiş bir başka tutumla karşılaştırınca, önemi daha iyi anlaşılacak... Vatan, Bulgaristan'daki Türklere ırkçı bir asimilasyonun uygulandığı o yıllarda, Sovyetler Birliği'ni ziyarete giden Bulgaristan Devlet Başkanı Todor Jivkov'un Gorbaçov'la yaptığı görüşmenin tutanaklarını yayımlamıştı. Gorbaçov kendisini yanlış bir iş yapmakla eleştirince, Jivkov, samimi olduğu apaçık bir üslupla, Bulgar "devlet aklı"nın nasıl akıldışı bir korkuya kapılmış olduğunu dile getiriyordu tutanaklarda. Mealen: "Sayın Gorbaçov, biz Türkleri Bulgarlaştıramazsak bizden kopacaklar, Türkiye'yle birleşecekler, ülkemiz bölünecek, başka hiçbir çaremiz yok." (Ne yazık ki haberi sadece Vatan yayımlamış, o değerli malzeme üzerine sonraki günlerde, haftalarda hiçbir yorum yazılmamıştı...) Sonrasını biliyorsunuz, Jivkov devrildi, Bulgaristan yepyeni bir politika uygulamaya başladı, o kadar ki bugün Bulgaristan Birleşmiş Milletler tarafından bütün dünyaya "azınlıklara karşı demokratik tutum" açısından örnek ülke olarak gösteriliyor... Peki ne oldu, Bulgaristan bölündü mü? Hayır, tam tersine ulusal birliğini güçlendirdi, ama eski politikalarında devam etseydi başının belaya gireceği kesindi. Balkanlardaki geleneksel "çatışmacı mantık"ın geldiği nokta işte burası... Dileriz medyamız burada bırakmaz bu işi, biraz daha deşer, eski politikalarla karşılaştırır, Balkanlar'daki değişiklikler konusunda gözümüz-kulağımız olur... Hatta belki Vatan bize bir iyilik yapar, o tutanakları bir kez daha yayımlar, 15 yılda gelinen noktayı daha iyi görmemezi sağlar... (A.G.)
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |