|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Tevazû'un gerçekte kişinin haddini-hududunu bilmesi anlamına geldiğini ve "kim-ise-kim" olduğunu bilmeyen kimsenin aslâ mütevazı sayılamayacağını söylemekle tevazû'un bir itiraf tarzı olduğunu da işaret etmiş idik. Peki 'itiraf' nedir? Dilerseniz, sözcüğü soymadan önce, sözlükleri soymayı (sözlüklerde yazılı anlamın soyunu ortaya çıkarmayı) deneyelim. Mustafa Nihat Özön'ün verdiği anlam, sözcüğün en bildik anlamı: — Kendi için iyi sayılmayacak bir hâli gizlemeyip söyleme. Bu kadar kesin bir anlam sözcüğün lugavî anlamından nasıl da soyulup çıkarılmış? İtiraf Arapça'da 'a-r-f' kökünden gelir ve bilmek, tanımak (marifet-irfan sahibi olmak) demektir. Bu sözcükte saklı marifet, nasıl oluyor da kendine "iyi sayılamayacak bir hâl"i nesne olarak alıyor? Gövdemizi biraz daha kımıldatıp daha açık bir anlama ulaşmak için hareket etmeye çalışalım; fakat hareketimizin mekânî değil, vaz'î olmasına da özen gösterelim. Çünkü hareket-i mekâniye bir mekândan başka bir mekâna intikal demek iken, hareket-i vaz'iye nesnenin (kürenin) olduğu yerde dönmesi anlamına gelir. O halde biz de aynı yerde dönmekten çekinmeyip Şemseddin Sami'nin Kamus-ı Türkî'sine bakalım: — Kendi kusur ve noksanını ve az çok aleyhinde bulunan bir hâli ketm u inkâr etmeyip kabul ve teslim ve ikrar etme. "Kendi için iyi sayılamayacak hâl" burada hemen "kusur ve noksan"la birleşiyor ve her halukârda 'ikrar' mânâsıyla kullanılıyor; yani açıklamalar hiç tereddütsüz "kusur ve noksanı itiraf etmek" anlamıyla örtüşüyor. Kamus-ı Türkî'de verilen misaller ise şöyle: — "Kabahatini itiraf ediyor"; "Ben kusurumu, bilmediğimi itiraf ediyorum"; "İtirafât vâkıası isbata hacet bırakmadı." İtiraf, bilmek/tanımak demek ve fakat biliş ve tanıyış olumsuz bir hâli, yani kusuru, aczi, kabahati, suçu bilmek ve tanımak; üstelik bilmek-tanımakla yetinmeyip bu bilgiyi ikrar ve ifşa etmek... Bilmek ve tanımak anlamındaki itiraf sözcüğü, niçin ikrar anlamına geliyor? Bu ikrar niçin bir suçu, kabahati, günahı ikrar oluyor? "Hakkı-hakikati itiraf etmek"te bile niçin niçin bir gizlilik, bir dışavurum aranıyor? En iyisi hareketimize biraz daha ivme kazandırıp eskiye gidelim ve Mütercim Asım Efendi'nin Kamus tercüme ve şerhine müracaat edelim: — Marifet ve irfan "ikrar eylemek" mânâsına müstameldir [kullanılır]; itiraf gibi. Bu ipucunu elimizden bırakmayalım ve bu sefer dikkatimizi 'itiraf' sözcüğüne verilen karşılıklara yöneltelim: — Bilmek için haber sormak, ikrar eylemek, bir nesneye sabr u sebat eylemek, bilmek, ram olmak, münkad olmak, bir kimseyi ism u resmiyle haber vermek, bir nesneye delalet eylemek. Görüyorsunuz değil mi, hareketimizin hızı arttıkça, kavrama hızımız azalıyor. Anlamak/kavramak için hızımızı biraz azaltalım, yavaşlayalım ve durmadıkça, durulmadıkça anlayamayacağımızı aklımızdan çıkarmayalım. O halde Asım Efendi'nin bilmek (ilim) ile tanımak (marifet) sözcükleri arasında yaptığı ayrımı hemen bir kenara kaydedelim: — İlim [bilmek] ve marifet [tanımak] beyninde [arasında] fark vardır; zira marifet bir şeyi tefekkür ve eserini tedebbür ile bilmekten ibaret olmağla ilmin mefhumundan ehass [daha hususî] olur. Bunun mukabili inkâr ve ilmin mukabili cehldir. İlim vech-i küllî ile [tamamen] bilmek ve marifet vech-i cüzî ile [kısmen] bilmek mânâsınadır. Bu cihetten Hak Teâlâ'ya marifet isnad olunmaz ["Allah bilir" denir, "Allah tanır" denmez]. Kezalik Hak Teâlâ'ya ilim tadiye olunmaz ["Allah'ı tanıdım" denir, "Allah'ı bildim" denmez]. İtiraf sözcüğünün kabaca da olsa anlam çerçevesini belirlemiş görünüyoruz. Sizi bilmem ama ben henüz iknâ olmuş değilim: Nasıl oluyor da bu tanımak eylemi bir çırpıda yedeğine kusur, acz, kabahat, suç ve günah gibi anlamları da alıyor? Ve yine bir çırpıda sözcük "ikrar, yani gizlemeyip söyleme" anlamı kazanıveriyor? O halde başka bir dile, Latince'ye müracaat etmeyi niçin denemeyelim ve itiraf'ın eşdeğerlisini neden bu dilde aramayalım? Latince'de bugün Türkçe'de de kullanılan 'professor' (veya 'professoris') sözcüğü [kilisede görevli] hoca, muallim demek; yani bu sözcük bilgisini açığa vuran, duyuran, aktaran, gizlemeyip ifşa eden, ışığa getiren, kısaca itiraf eden anlamına geliyor. 'Professerorius' küçük bir ekle birlikte 'idareci, yetkili' anlamını kazanıyor. Aynı kökten türeyen diğer sözcükler (profero, proferre, protuli, prolatum) ise, "ileri sürmek, ortaya atmak, meydana getirmek, hasıl etmek, zikretmek, aktarmak bilgisini açığa vurmak, ifşa etmek" anlamına gelirken, bazıları da (profiteor, profiteri, professus) yine "bildirmek, ilan etmek, beyan etmek, itiraf etmek, açıkça söylemek, resmen bildirmek, söz vermek, vaadde bulunmak, sunmak" karşılığında kullanılıyor. Bazı isimler de türetilmiş. Mesela "professi, professonis" aynı şekilde ilan, bildiri, kamuya ait kayıtların tutulduğu sicil defteri gibi anlamlar taşıyor. Latince'de 'pro-fessor' sözcüğü, 'con-fessor' ile karşılaştırılabilir. Ön-ekleri farklı olmakla birlikte anlamları yakındır; biraz gayret edilirse ikisinin de "itiraf eden" ve 'itiraf' anlamıyla yakınlığı görülebilir. [Burada St. Augustinus'un (öl. 430) Confessiones (İtiraflar) adlı eseri hatırlanmalı.] Hasılı, itirafın "bilmediğini bilmek" anlamına geldiğini ve 'professör'ün (ârif'in) ise "bilmediğini bilen/itiraf eden" ("Lâ edrî" diyen) kişiler için kullanıldığını farkettik ama hâlâ suçun, kabahatin, günahın bu sözcüğün neresinde saklandığını ortaya çıkaramadık. Anlayacağınız hâlâ yerimizde dönüyoruz.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |