|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Çinliler düpedüz ekmeğimizi elimizden almak üzereler. Müşterilerimizi bir bir kaptıkları yetmiyormuş gibi, bize de milyonlarca metre kumaş satıyorlar.
Bayramınız mübarek olsun. Bahtıyar Bey şu saatlerde kurbanını kesmiş ve telefona sarılıp dostlarını bir bir arıyor olurdu. Bu sefer ses çıkmadığına göre yurt dışında olsa gerek. Almanya'da fuar varmış! Sektörüyle ilgili hiçbir önemli fuarı kaçırmaz Bahtıyar Bey. Bu sefer katalog bile hazırlatmış. Son görüşmemizde, İtalyanlar artık bizden nefret etmiyor demişti. Ne kötü! Oysa bizim Çinliler'den nefret edişimiz gibi, İtalyanlar da bizden nefret etmeliydi! (Bayram günü içinizi karartmış olmayayım. Nefretten kasıt sektörel rekabet nefretidir, kazanç arayışından doğan gıcıklık. Yoksa insanî bakımdan İtalyanlar'ın bizimle, bizim Çinliler'le ne sorunumuz olabilir?) On yıl öncesine kadar, gittiğimiz fuarlarda İtalyanlar (genelde tüm Avrupalılar) bize yan gözle bakar, 'ekmeklerini ellerinden alacağımızı' düşünürlerdi. Olmadı, çabuk tökezledik. Onlardan bol makine alıyor, üç beş metre bez satıyoruz. Oysa Çinliler düpedüz ekmeğimizi elimizden almak üzereler. Müşterilerimizi bir bir kaptıkları yetmiyormuş gibi, bize de milyonlarca metre kumaş satıyorlar. Kumaş bir yana, tekstil makinesi bile yapmaya başladılar. Avrupalılar'ın 60-70 bin euroya sattıkları makineleri 8-9 bin dolara satmaya başladılar. Evet, Alman malı kadar kaliteli değil; ama üç beş yıl idare eder. Liseden iki arkadaşıyla karşılaşmış Bahtıyar Bey o hafta içinde. Biri eldiven işinde, diğeri mutfak eşyası. İkisi de fabrikalarını boşaltmış, biri kiraya vermiş, diğeri satmaya çalışıyor. Sebep? "On dolara mal edip 11-12 dolara sattığımız eldivenleri Çinliler bize beş dolara satmaya başladılar" diyor biri. Diğerinin cevabını tahmin etmeyen var mı? Tahtakale'de üç milyon liraya Çin radyosu bile satılıyor. Hacıların kutsal şehirlerden getirdiği eşyanın onda dokuzu Çin malı. Çin, 1950-75 arasında dünya ekonomisinde kaydedilen büyük genişleme dönemini Mao sayesinde kaçırmış olmasına rağmen, 1978'den itibaren öyle bir kalkınma hamlesi başlattı ki, 1950'lerden beri 'Küçük Amerika' olma hayaliyle yaşayan Türkler parmaklarını ısırır oldu. 1984 yılında Kazablanka'da tanıştığım Tayvanlı genç pazarlamacı Wang, büyükannesinin hâlâ Çin'de yaşadığını, televizyondan haberdar olmadığını, fakat beş on yıl içinde çok şeyin değişeceğini söylüyordu. Kendisine nasıl bu kadar güven içinde konuşabildiğini sorduğumda şu cevabı vermişti: "Akrabalarımızla eskiden görüşemezdik. Şimdi yasakları gevşettiler. Çin'de her geniş aile bir şirkettir. Diaspora ile anavatan arasında köprü kuruldu mu, dünyayı yerinden oynatacak bir kaldıraç meydana gelir. Çok umutluyuz!" Diaspora, kıta Çin'i dışında yaşayan Çinliler demek. Yaklaşık 60 milyon nüfus. Diaspora kapitalistleri Çin'e (Hong Kong dahil) her yıl 60 milyar dolara yakın sermaye yatırımı yapıyorlar. 1994'te Montrö'de katıldığım uluslararası bir gıda yatırımcıları toplantısında, bir Amerikan şirketinin tepe yönecisine "Kapitalistler nasıl oluyor da komünist bir rejim altındaki ülkeye korkmadan yatırım yapabiliyorlar?" diye sorduğumda şu cevabı almıştım: "Diaspora kapitalistleri komünist yöneticilerle anlaştılar. Anlaşmanın maddî temeli şu: Komünizm en az 25 yıl devam etmeli!" Şaşırmış görünüyorum. Hani kapitalizm ancak demokrasi ile var olabilirdi? "Hayır, diyor tecrübeli yönetici. Kapitalizm için öncelikli şartlar istikrar, ucuz emek ve pazarlara yakınlıktır. Çin'de şu an bunların üçü de var. Dış pazarlar belirli bir doyuma ulaşınca, bu sefer içeride ücretler bir ölçüde yükseltilirek iç talep canlandırılır. Ama bunların hiçbirini piyasaya bırakamayız. Planlama, modern işletmeciliği özüdür." Kapitalist Çinli ile komünist yönetici arasındaki ortaklığın maddî temelini politik istikrar ve ucuz emek oluşturuyorsa, manevî temelini de 'Çinlilik ülküsü' oluşturuyor. Çin 200 yıl öncesine kadar 'Orta Krallık' idi. Kendi gözünde dünyanın merkeziydi. 1792 yılında İngiliz kralı Üçüncü George'u temsilen Çin'de bulunan Lord George Macartney, imparatorun önünde secdeye kapanmayı kabul etmediği için büyük bir skandala yol açmıştı. Elçinin sadece diz çökmekle yetinmek istemesi, Çinliler tarafından 'eşitlik' talebi olarak algılanmış ve büyük saygısızlık sayılmıştı. Türkiye'nin seçkinleri yok! Seçkinlerini bulan toplum, yeniden dünya haritasının merkezine yürüyor. Çin'i büyük bir dünya gücü haline getirmekte olan ittifak, siyasî elitle ekonomik elit arasındaki ülküdaşlıktır. Gönüldaşlık demiyorum, çünkü işin içinde düpedüz menfaat var. Fakat kimse nalıncı keseri gibi yalnız kendine yontmuyor ve her iki taraf da uzun vadeli düşünüyor. Türkiye'nin ekonomik eliti hakkında yirmi yıldır yazıyorum. Söylediklerim insanlara pek içi açıcı gelmiyor. Keşke biraz ışık görebilsem de iç karartıcı şeyler yazmasam. Size geçen hafta Güngör Uras'ın iş takipçisi büyük holding patronları hakkında yazdıklarını aktarmıştım. Bugün de onun iki büyük sermaye grubumuz olan Koç ve Sabancı toplulukları hakkında geçen Pazartesi günü Milliyet gazetesindeki köşesinde yazdıklarını aktarıyorum. O kadar yakından ve samimiyetle yazıyor ki, tek kelime ilaveye gerek yok. Yazıyı bitirdiğinizde Çinliler'den niçin nefret ettiğimizi ve İtalyanlar'ın bizi niçin sevdiklerini anlamış olacaksınız.
Sabancı sanayiciliği bıraktı piyangoculuk yapmaya çalışıyor
Sakıp Sabancı, 2003 yılında Sabancı Topluluğu'nun cirosunun 11.6 milyar dolara, kârlılığının 1.7 milyar dolara ulaştığını açıkladı. Topluluğun CEO'su ise, "Sabancı Topluluğu'nun beş ayrı şirketin satın alınması için pazarlık yaptığını, beş ana grupta topluluğun yeni ürünleri olacağını" belirttikden sonra, "...bizi su, süt ve yoğurtta, çikolata ve bisküvide göreceksiniz" dedi. Koç Topluluğu ve Sabancı Topluluğu Türkiye'de sanayileşme hareketinde önde koşan özel sektör gruplarıdır. Vehbi Koç, bakkal olarak işe başladı ama, Türkiye'de ilk büyük yabancı sermaye yatırımı olan General Elektrik ampul fabrikasını kurdu. Ford'u Türkiye'ye getirdi. Otosan da ilk Türk otomobili "Anadol"u üretti. Döküm fabrikası kurdu. Motor fabrikası kurdu. Tofaş'ı, Arçelik'i, Beko'yu kurdu. Demir Döküm'ü kurdu. Bunlar ekonomik büyüklükte dünya pazarında kalite ve fiyat rekabeti ile mal satabilen kuruluşlar oldu. Hacı Ömer, pamuk işçisi olarak işe başladı ama, hemen bir yağ fabrikası kurdu. Bossa'yı kurdu. Çocukları Sasa'yı, Lassa'yı, Kordsa'yı kurdu. Ortak olarak çok sayıda uluslararası firmayı Türkiye'ye getirdi. Toyota, Du Pond, Mitsubishi gibi firmalarla ortak yatırımlar gerçekleştirdi. Bunlar ekonomik büyüklükte, dünya pazarında kalite ve fiyat rekabeti ile mal satabilen kuruluşlar oldu. Şimdi bakıyoruz... Koç Topluluğu da, Sabancı Topluluğu da "ekonomik büyüklükte" yeni yatırımlardan vazgeçmiş durumda. Türkiye'nin bu en büyük iki sermaye grubunun masasında (proje pipe - line'nında) tek bir büyük proje yok. Su satıyorlar. Süt ve yoğurt, domates, patates satıyorlar. Makarna üretiyorlar, toz çorba yapıyorlar. Vehbi Koç seksen yıl önce bakkal olarak işe başlamış, Türkiye'nin en büyük sanayicisi olmuştu. Şimdi Koç Topluluğu sanayicilikten bıkmış bir görünümde, bakkaliye işine yönelmiş durumda. Vehbi Koç seksen yıl önce bakkal dükkanında kaşar peyniri satmıştı. Koç Topluluğu şimdi kaşar peyniri satmak için dükkan açıyor. Rakı üretmeye çalışıyor. Sabancı Topluluğu, "sanayide önder" olmakla övünür, her bir tesisin kendi sektöründe dünyanın sayılı tesisleri arasında yer aldığını belirtirdi. Şimdi Sabancı Topluluğu da sanayicilikten bıkmış bir görünümde, bakkaliye işine yönelmiş durumda. Hacı Ömer altmış beş yıl önce ilk iş olarak yağ fabrikası kurmuştu. Sabancı Topluluğu şimdi yağ fabrikası yatırımı yapmaya hazırlanıyor. Milli Piyango'yu satın alarak piyangoculuk yapmaya çalışıyor. Büyük ölçekli yatırımlar büyük holdinglere kaldı Bir ülkede sermaye birikimi bir günde gerçekleşmiyor. Bir ülkede Koç Topluluğu ve Sabancı Topluluğu gibi kuruluşlar bir günde oluşmuyor. Bu tür kuruluşların içinden çıktıkları ülkeye ve ekonomiye karşı sorumlulukları var. Bundan sonra devlet büyük ölçekli yatırım yapmayacak. Koç ve Sabancı toplulukları gibi önde gelen sermaye grupları da büyük ölçekli yatırım yapmaz ise, bu ülke "atölye üretimi" ile mi zenginleşecek? Bu ekonomi "atölye ürünleri" ile mi dünya pazarına çıkacak? Anadolu'daki yüzlerle binlerle müteşebbis, suyu şişeleyebiliyor. Süt-yoğurt yapabiliyor. Domates- patates satabiliyor. Bakkallık yapabiliyor. Ama bugün, ekonomik büyüklükteki yeni yatırım konularını ancak Koç ve Sabancı Topluluğu gibi "büyük sermaye grupları", deneyim sahibi, geniş profesyonel kadrolara sahip kuruluşlar belirleyebiliyor. Ekonomik büyüklükteki yeni yatırımların projelerini bu tür kuruluşlar hazırlayabiliyor. Sermaye bularak yatırım yapabiliyor. Bu büyük sermaye grupları imkanlarını ekonomik büyüklükte ve de ülke ekonomisine hız verecek yeni projelere yöneltecek yerde, imkanlarını ülkedeki yüzlerle, binlerle küçük müteşebbisin yapabileceği küçük işlere dağıtırlar ise, onlara bir şey olmaz ama ülkeye yazık olur. Büyüklere "büyük oynamak" yakışır.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |