|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Bir kere, "Kıbrıs sorununun çözümü, Türkiye'ye Avrupa Birliği kapılarını ardına kadar açacaktır" görüşünün doğruyu yansıttığına inanmıyorum. Bunu, Kıbrıs meselesiyle AB üyeliğimiz arasında irtibat tesis edenler de biliyor. İkisi ayrı konulardır. Kaldı ki, "Kıbrıs'ta iyi niyetinizi gösterin, biz de üyelik tarihi konusunda yardımcı olalım" diyenler, yarın bambaşka koşullarla karşımıza çıkacaklardır. Çünkü, adamların almaya niyeti yok. Bizim de girmeye can attığımız söylenemez. Olsun. Bir "değişim süreci"dir bu. Bir fırsattır. Bu fırsatı değerlendirip doğru dürüst bir ülke haline gelebiliriz. İyi de, Kıbrıs sorununu Avrupa Birliği şartına bağlı olduğu için mi bir an önce çözmek istiyoruz? AB üyeliğimiz sözkonusu olmasaydı, sorun sürüncemede mi kalacaktı/kalmalıydı? Bu mesele, tarafların rızasına uygun bir şekilde çözülmelidir. Fakat, bir de, nasıl derler, "Denktaş meselesi" var. Öyle bir mesele ki, düne kadar, yaptığı ve yapmadığı şeylerle hem ilginç bir biçimde Türkiye Cumhuriyeti'nin içişlerini ve dış politika tercihlerini belirliyordu, hem de birikmiş iç ve dış sorunlara çözüm arayan hükümetin (Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin) manevra alanını daraltıyordu. Denktaş için hep "iyi müzakereci" dendi, yıllarca "çözümü kovalayan adam" olarak lanse edildi. Ama ben Kıbrıs'ta ne önerdiğini hâlâ bilmiyorum. Daha çok korumacı bir tutumu var; varolanı korumak ve "kazanımlardan" taviz vermemek... Bu da bir politikadır, takdir ediyorum. Fakat, bu politikasını yüksek sesle ifade etmekten de özenle kaçınıyor; Kıbrıs'ta neyi murat ettiğini karşı tarafın ferasetine bırakıyor. Hatırlarsanız, geçen yıl, Kopengah Zirvesi sonrasında yaptığı açıklamada, "dayatılan" Annan Planı çerçevesinde bir çözümün 28 Şubat'a kadar mümkün olabileceğini, ayrıca "masadan kaçan adam" pozisyonundan rahatsız olduğunu söylüyordu. Sonra 28 Şubat'ın "erken bir tarih" olduğunu seslendirmeye, derken Mart, Nisan, Mayıs ve sair ayları, hatta yılları telaffuz etmeye, ardından Annan Planı'nın "kabul edilemez" olduğunu söylemeye başladı. Olabilir. Hiç kimse bu planın mükemmel olduğunu söylemiyor. Rum tarafı da söylemiyor. Ama bu, "dokunulamaz", "değiştirilemez", üzerinde yorum yapılamaz bir metin değil ki... Kutsal hiç değil. Hatta, belki de yapılabilecek en kötü plan. Mesela, önerdiği "yol haritası" bir dizi sakatlıkla malul. Fakat, masaya oturmak, ille de bu metni "olduğu gibi" kabul etmek anlamına gelmiyor. Kıbrıs bir Girit, bir Rodos değil. Olmaz da... Çünkü Türkiye'nin, hiçbir şeraitte vazgeçmeyeceği "garantörlük" hakkı var. Ne bu hakkından vazgeçecektir, ne de "kalıcı bir çözüm" bulununcaya kadar askeri varlığını çekmeye yanaşacaktır. Denktaş hep "müzakereden kaçan adam" görüntüsü verdi; ayrıca, istemeden de olsa, çözüm için uğraşanları "ihanet" terimleriyle yargılayan iç dinamiklere manevra alanı açtı. "Ne kadar sürüncemede bırakırsam, o kadar kârdır" diye düşündü. Daha da kötüsü, Türk Silahlı Kuvvetleri'ni Kıbrıs'ta fail güç olmaya zorladı. Keşke bunları yapmasaydı. Nihayet önceki gün, bir sürü kafa karıştırıcı manevradan sonra New York'a uçmayı kabul etti. Son anda bir sürpriz olmazsa, New York'ta, Kofi Annan'la masaya oturacak. Başarılı olmasını diliyoruz. Başarılı olacağını da biliyoruz. Çünkü vereceği karar, Kıbrıs'ı olduğu kadar, Türkiye Cumhuriyeti'nin geleceğini etkileyecektir.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |