|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Hükümetin uluslararası planda yürüttüğü Kıbrıs'ta çözümden yana girişimleri "Barış atağının riski var mı?" başlığıyla değerlendirmiş ve "Evet, risk var" kanaatini serdetmiştim. Çünkü "Bir adım önde oluruz" görüntüsü, güçlü bir çözüm yanlılığını ortaya koymanın ötesinde, bir de "çözüm için rezerv olmadığı" imajını veriyordu. O yazım Başbakan Erdoğan'ın umumi barış atağına ilaveten gelen "Gerekirse toprak da veririz" sözlerinin üzerine yazılmıştı. Bu söz, zaten bir kısım harita düzenlemelerine hazır olan Türk tarafının bilinen çizgisinden daha ötede bir "toprak vermeyi" göze aldığımız şeklinde anlaşılma riskini taşıyordu. Nitekim Başbakan, bunun bilinenden öte bir taviz gibi algılandığını görünce "Denktaş da toprak vermekten yanaydı" diyerek sözün olumsuz niteliğini izaleye yönelmişti. Kıbrıs konusu "verme-kurtulma" iddialarıyla "çözümsüzlük çözüm değildir" söylemlerinin vuruştuğu bir alana dönüşmüştü. Sanki tahtırevallinin bir bir ucu, bir diğer ucu yükseliyordu. Gelinen son noktada işin bir ucuna Denktaş, diğer ucuna Ak Parti hükümeti yerleştirilmişti. Yıllar yılı "Milli dava Kıbrıs" söylemi Denktaş'ı kahramanlaştırmış, ancak 1974'ten sonraki kazanımlar, uluslararası meşruiyyet zeminine oturtulamadığı için hadise, hem Kıbrıs Türkleri, hem de Türkiye için gittikçe derinleşen bir problem niteliğine bürünmüştü. AB ile ilişkilerin de dayatmasıyla bir çözüm zarureti, herkesin ortak kabulü haline gelmişti ki, bu noktada Ak Parti hükümeti barış atağı ile bir hamle başlattı. O hamle birdenbire Türkiye'yi uluslararası camiada bir adım öne geçirdi. Ama acaba bu çözüm hamlesi, hakikaten Türkiye'ye-Kıbrıs 'Türk'üne kazandıracak mıydı, yoksa bugüne kadar direnilenlerin heba edilmesi sonucunu mu getirecekti? Ak Parti'nin çözüm hamlesine karşı içeride muhalefet oluştu. Muhalefeti besleyen saikler şunlar olabilirdi: -Çözüm diye diye Kıbrıs'la ilgili temel çıkarları heba etme endişesi. -Çözüm, olabilecekler içinde ne kadar iyi olursa olsun, sırf Ak Parti'ye muhalefet sebebiyle "satış -ver kurtul" tema'sına sarılmak. Birinci saik, masum, hatta gerekli bir saikti. Her kademede halkın paylaştığı bir endişeydi. Hükümetin de tabii olarak müzakerelerin bütün safhalarında özen göstermesi gereken bir hassiseyet noktasıydı. İkincisine gelince bu da, Ak Parti ile ilgili hesabı bulunan derin-sathi her çevrenin ellerini buluşturan bir malzeme niteliğindeydi. "Ak Parti'yi buradan vururuz" yaklaşımı, milli dava duyarlılığını bile gölgeliyor denebilirdi. Peki adı Kıbrıs'la bütünleşmiş olan Denktaş nerede durmaktaydı? Bana göre Denktaş, birinci planda Kıbrıs'la ilgili temel çıkarların kaybı endişesini taşıyacaktı. Ancak Denktaş'ın yolunun "Ak Parti'yi buradan vururuz"cu kesimle birleşmesi ve Türkiye'deki her türden muhalefet çizgisi ile buluşması ihtimali de mümkündü. Nitekim sıklıkla böyle bir elele tutuşma olayı gerçekleşti. Ancak hadise o hale gelmişti ki, Kıbrıs meselesinin çözümü hem "Denktaş'sız olmaz", hem "Denktaş'lı olmaz" bir niteliğe bürünmüştü. Denktaş'a, uluslararası kamuoyunda "çözüm istemeyen insan" imajı yüklenmişti. Türkiye'yi ve Kıbrıs Türkleri'ni "çözüm istemeyen taraf" görünümünden çıkaracak bir hamle yapılmalıydı. Kıbrıs'taki seçimler ve Ak Parti hükümetinin hamleleri bunu sağladı. Türkiye imaj yeniledi. Burada Ak Parti liderliği de prestij elde etti. Ancak gelinen nokta hem olmazsa olmaz çıkarların temini açısından, hem de elde edilen olumlu imajın sürdürülmesi açısından nihai nokta değildir. Geline geline "müzakere noktası"na gelinmiştir. Bundan sonrasında "çözüm atağı"nı "ver-kurtul" şeklinde tercüme etmeye zorlanmak mümkündür, çıkarları savunma kararlılığının "çözümsüzlüğe sürüklüyorlar" şeklinde okunması mümkün. Kıbrıs'ta ve Türkiye'nin AB ile ilişkilerinde en iyiyi yakalamak. Ve bunun için tüm çözüm yollarını açık tuttuğumuza dair sürekli bir imaj inşası gerçekleştirmek... Herhalde şu anın gereği bu olmalı. Bu sonucu sağlamak için bundan sonra bana göre Ak Parti hükümeti ve ona paralel görünen KKTC hükümeti ile Denktaş'ın rollerinin değişmesi gerekiyor. Şöyle ki: Bundan böyle Erdoğan ve Talat hükümetleri, daha çok "çıkar savunması" yapmalı, Denktaş da daha çok "çözüm ve müzakere" sözcüğünü seslendirmeli. Çünkü müzakerelerde etkinlik sağlamak için Denktaş'a "çözümsüzlüğün adamı" imajını silmek düşüyor, her iki hükümete de "zorlarsak daha çok taviz verebilirler, Denktaş'ı zorlarlar" beklentisini yok etmek düşüyor. Ben, Denktaş bu rolü içten benimsediği takdirde Erdoğan ve Talat hükümetinin böyle bir rolü tercih edeceğine inanıyorum. Denktaş, tüm hayatı mazlumiyetle geçen ve "hak savunan" bir çizgiden geliyor. Böyle bir insanın her adımı kuşku ile atması tabiidir. Belki bu yönüyle onun müzakereci olması bile bir risktir. Ama Denktaş gibi bir dava adamının kendi çocuğu mesabesindeki davasını korumak için gerektiğinde müzakere kapısını sonuna kadar açık tutma becerisini göstermesi de beklenebilir. Ben, medya mensupları olarak bizlerin şu anda en yapmaması gereken şeyin, Denktaş'la Ankara arasında bir negatif ilişki oluşmasına yol açmak ve bunu beslemek olduğunu düşünüyorum. Çünkü Kıbrıs'ta nihai kararların verileceği şu süreçte en olumsuz etkiyi Ak Parti hükümeti ile Denktaş arasındaki ahenksizlik yapacaktır. YİNE 312 Bugün İstanbul 4 No.'lu DGM'de yine bir 312 davası var. Yeni Asya Gazetesi Yazı İşleri Müdürü Mustafa Döküler, Şükrü Bulut ve Faruk Çakır'ın yazıları sebebiyle 312'nci maddeden açılan davalarda yargılanacak. Faruk Çakır'la ilgili dava, "Uyum yasaları" çıktıktan sonra açılmış. Yani uyum yasalarının etkisinin sınırını gösteriyor. Yazının konusu "medyada başörtüsü ile ilgili çarpıtmalar" Yazar "başörtüsü düşmanlığı"ndan yakınıyor. Ve bu haliyle, hazırlanan iddianamede "halkı kin ve düşmanlığa sevketmek" kapsamına sokuluyor. Düşünce ile suç arasında bağ kurulmasından kurtulamıyoruz. Bakalım kaç zamana kadar?
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |