AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ

Y A Z A R L A R
Banka soymanın en kolay yolu

Türkiye'ye bazı şeylerin düzeltilmesi için mutlaka bir felaketin yaşanması gerekiyor. Kendi iç dinamiklerini harekete geçirmede refleksleri bu kadar yavaş hareket etmekle adeta malül bir yönetim zihniyeti ile karşı karşıyayız. Yönetici aklın refleksleri toplumsal taleplere cevap veremediği gibi iki yapının zihniyet haritası adeta tamamen farklı kodlardan oluşuyor.

Dünkü Yeni Şafak'ta yer alan bankacılıkla ilgili haberi okuyunca bunları düşünmeden edemedim. Türkiye'deki bankacılığın iş ahlakı, iş hukuku açısından ne kadar istismara açık olduğunu anlamak için memleketin milyarlarca dolar hortumlanması mı gerekiyordu? Vatandaşın cebinden milyarlarca dolar alıp götürmeye fırsat veren bu yapı daha önceden bilinmiyor muydu? Daha vahim soru; tüm bu yaşananlar gerçekten yönetim sisteminin kendini yenileme refleksindeki zaaftan mı kaynaklanıyor?

Anlaşıldığı kadarıyla henüz taslak aşmasına gelmiş bir çalışma olmamasına ragmen bankacılık, finans sektörünün yeniden düzenlenmesinin kaçınılmaz olduğu artık her kesimde dillendiriliyor. Mevcut yapının yol açabileceği yeni felaketleri karşılayabilecek ne vatandaşın tahammülü kalmıştır ne de ülkenin kaynakları… Hepsinden önemlisi "ayrıcalıklı ahlaksızlık"ın toplumsal etkisi çok daha yıkıcı ve kalıcı sonuçlara gebedir. "Banka soymanın en kolay yolunun banka sahibi olmaktan geçtiği" ekonomik yapının söz konusu olduğu bir ülkede her şeyden önce toplumun ahlaki dokusunun çürümekte oluşu söz konusudur

Türkiye'deki bankacılık uygulaması belki de dünyada olabilecek en olumsuz ve istismara açık bir yapıdır. Oysa bankacılıkta Basel kriterleri olarak bilinen ölçüler hiç de yeni keşfedilmiş değil. Bu kriterlerin ne olduğunu ve Türkiye'deki uygulamanın mahzurlarının ne olduğunu, mevcut yapının sürmesi halinde milyarlarca doların halkın cebinden hortumlanabileceğinin öngörülmemiş olması mümkün değil. Bu 'öngörmezlik hali'nin sadece yönetimin kendini yenileme refleksinin yavaşlığından kaynaklandığına inanmak isterdim doğrusu.

Oysa devlet koruması altındaki tekelci yapı, hiç riske girmeden, rekabet etmeden ve reel anlamda üretime geçmeden tamamen halkın cebine göz dikerek ayakta kalmayı sürdürdü. Devlet destekli ve tıpkı ilkel aşiret dayanışmasını hatırlatan bir korumacılıkla belli bir seçkinler kümesi memlekette işadamı sayıldı. Devlet desteğinin yetmediği durumlarda ise tekelciliği besleyen yapı hortumlama denilen soygunculuğa adeta davetiye çıkardı. Göz göre göre bu ülkenin kaynakları çalındı; milyarlarca dolar havaya uçurulduğu gibi dev işletmeler, bankalar da yabancılar tarafından yok pahasına el değiştirdi.

Türkiye'de siyaseti elinde tutmayı kendisine kutsal görev bilenlerin bankacılıktaki şu sarmal yapıyı görmemiş olması mümkün değil. Bilakis siyasete ve toplumsal hayata müdahale etmenin en garanti ve etkili yolu olarak bu yapının sürdürülmesinden yana oldular. Ne var ki artık deniz bitmiş, gemi karaya oturmuştur. Bundan öteye yenilenme bir istek meselesi olmaktan çıkmış, bir zorunluluk olmuştur: hatta bu zorunlu yenilenme dış dinamiklerin dayatmasıyla gerçekleşmektedir. Bu dış dayatmanın getireceği değişim memleketin yararını öncelemekten çok Türkiye gibi bu devasa pastanın dünya sistemini olumsuz etkilememesi ve daha kullanışlı hale getirilmesi içindir.

Sürdürülmesi artık imkansız hale gelen bu yapı kabaca şöyle işliyor. Sanayicisiniz; banka kuruyorsunuz ve kendi bankanızla devlet hazinesinden yatırımlarınızı finanse ediyorsunuz. Bankası olmayan yatırımcıya karşı baştan avantajlı duruma geçerek hem piyasayı belirliyor hem rakiplerinize karşı üstünlüğü ele geçiriyorsunuz. Finans ve sanayi-yatırım sektörüne girince devlet desteğiyle tatlı kâr yapmaya alışmış müteşebbesimiz, resmi ihaleler yoluyla çarkın dönmesine göre yapısını kuruyor. Girişimcimiz tüm ilişkilerini devlet desteğine göre ayarladığı için siyasi boyutunu ihmal etmemesi gerekiyor. Kamuoyunu etkilemek, siyasi ilişkilerini sağlamlaştırmak için bu arada medya alanına el akması gerekiyor. Devasa yayın kurumları zarar bile etse, siyaset üzerinde yapacağı baskı ile gerek kredi sorunu gerekse ihalelerde aslan payını alarak bu açık kapatılıyor. Medya ile kamuoyu yönlendiriliyor, gerektiğinde siyasi şantaja bile başvurabiliyor, bankacılık kanalıyla kredi ve finans sorunu halledilerek devletten aldığı işin devlete finanse edilmesi sağlanıyor. Bu 'meşru sınırlar' içinde işleyen bur süreç!

Hortumlama ise işlerin aksadığı durumlarda başvurulan bir köşe dönme yöntemi. Üretmeden büyük paralar kazanmakta zorlanıldığı durumlarda planlı-örgütlü hortumlama devreye giriyor. Tüm bunların da yetmediği durumda ise siyasi parti kurarak siyasete doğrudan müdahil olmanın, şantaj yönteminin yolları aranıyor.

Tüm bu yaşadıklarımızın tesadüfi olarak gelişmesi mümkün olabilir mi? Bu gelişmelerin öngörülmemesi mümkün olabilir mi?

Devleti ve siyaseti tekelinde gören, toplumla hiçbir kodları uyuşmayan seçkinci zihniyetin kurguladığı bu yapı gemiyi karaya oturttu adeta. Toplumun kodlarıyla ortak yönü olmayanlar onu sadece güdülecek yığın gözüyle bakatıkları için statülerin koruyacak her türlü tedbiri de alırlar. Ne var ki bedeli pahalı da olsa adaletin ve paylaşımın olmadığı bir sistemin karaya oturtmaması mümkün değil. Sorun bunlardan hesap sorulup sorulmayacağıdır.


24 Şubat 2004
Salı
 
AKİF EMRE


Künye
Temsilcilikler
Abone Formu
Mesaj Formu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED