|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Başlıkta mecburen kısalttık: Aslında şöyle olmalıydı: "'KKTC vatandaşı olan Türk gazeteciler' iddiasını açıklığa kavuşturmanın tek yolu kaldı: Taha Kıvanç gibi 'değilim, değilim, değilim...' demek." Girişte, Taha Kıvanç'ın dünkü Yeni Şafak'ta yayımlanan "Değilim, değilim, değilim..." başlıklı yazısına referans verdiğimizi anlamışsınızdır. O yazının ilk paragrafını da okuyarak girelim meseleye: "Tartışan bir toplum olduk, ne güzel! Son tartışma konumuz, 'KKTC vatandaşı olan Türk gazeteciler'… Akşam yazarı Serdar Turgut, sanıyorum birkaç gün üstüste, 'Üç yıl önce bana da teklif etmişlerdi; demek ki, böyle bir uygulama var" mantığıyla, ada ile 'vatandaşlık' bağı bulunmayan bazı gazetecilere 'vatandaşlık' verildiğini yazıp, 'Acaba, Annan Planı'nı savunanlar bu yazarlar mı?' diye sordu. Öyle ya, Kıbrıs bütünüyle AB üyesi olunca 'KKTC vatandaşları' da AB pasaportu taşıyacaklar…" Akşam gazetesi yazarı Serdar Turgut'un sonuncusunu 23 Şubat'ta kaleme aldığı ve "benden buraya kadar, pes ediyorum" mealli bir dizi yazıda dile getirdiği iddianın, eski bir tartışmanın yeni versiyonu olduğunu da hatırlıyorsunuzdur... Gazeteci Metin Münir, "Kıbrıs'ta mülk sahibi gazeteciler olduğu söylentilerinin kendisinin kulağına da geldiğini" söylediğinde ortalık hafiften çalkalanmış, biz de Kronik Medya'da "Bu işin ortaya çıkması lazım" diyen bir yazı kaleme almıştık... İki iddia arasında "öz"e ilişkin olmayan iki fark var: Metin Münir'in gündeme getirdiği iddiada "mülk sahibi" gazetecilerden söz ediliyordu, Serdar Turgut'un versiyonunda ise "KKTC vatandaşı" gazetecilerden söz ediliyor... İkinci fark da şu: Birinci iddiada "nemalanan"lar Kıbrıs'ta çözüm karşıtlığıyla bağlantılandırılırken, ikinci iddiada "nemalananlar" tam tersine Kıbrıs'ta çözüm isteyenlerle bağlantılandırılıyor... Dediğimiz gibi, sonuç değişmiyor: Her durumda, kötü kokular saçan bu iddiaların açıklığa kavuşması gerekiyor. Olayın üzerindeki esrarengiz hava, KKTC Dışişleri Bakanı Serdar Denktaş'ın bir aracı vasıtasıyla Serdar Turgut'a ilettiği, onun da 21 Şubat tarihli Akşam'da aktardığı mesajla daha da kalınlaştı. Turgut'un haklı olarak "Böyle bir şey olabilir mi?" dediği mesajın içeriğini o yazıdan öğrenelim: "Dün sabah Kıbrıs'tan bir telefon geldi. Arayan aracısıyla bir mesaj gönderen Serdar Denktaş birkaç gündür üzerinde yazmakta olduğum konuyla ilgili şu görüşleri iletti."- Özellikle bundan önceki hükümet döneminde bazı insanların KKTC vatandaşı yapılması işlemleri olduğu doğrudur. Bunların arasında gazetecilerin olması da muhtemeldir. Ancak bizim hangi insanın gazeteci olup olmadığını bilmeden bu bilgiye ulaşmamız şu anda çok zordur. Bu bilgiler Serdar Denktaş'ın alanına girmemekle birlikte size yardımcı olmak istiyor. Bu nedenle siz bize gazeteci ismi verirseniz biz onun KKTC vatandaşlığı bulunup bulunmadığını araştırıp bilgi veririz. "Daha önce de yazdım, arayan arkadaşa da söyledim benim işim cadı avına çıkmak değil. Polislik de yapmıyorum. Dolayısıyla tek tek ad vererek bu işi araştırmam da doğru değil. KKTC yetkilileri yazmış olduğum şeylerin doğru olduğunu biliyor, son telefonda olduğu gibi böyle bir şeyin var olduğunu bir yandan doğrularken bir yandan da olayın tam bilinemezler kategorisinde olduğunu söylüyor. Onlara da söyledim bu makul, anlaşılabilir, kabul edilebilecek bir tavır değil. "Milyonlarca insanın arasından araştırma yapılmasından bahsetmiyoruz burada. Üstelik araştırma söz konusu olacak gazeteciler dün stajyere başlamış okuldan daha yeni mezun isimler değil. Hepsi de Türkiye'de ve gayet tabii ki KKTC'de gayet iyi tanınıyorlar. İstenildiği takdirde kimin KKTC vatandaşlığı almış olduğu bir dakikada bile elde edilir. Dolayısıyla bu tavır bana işi uzuna yayıp unutturmacı bir yaklaşımın ürünü olarak geldi doğrusu." Valla, doğrusu bize de öyle geldi... Mesele şunun şurasında birkaç yüz ismi sisteme girip kontrol etmek değil mi? Hem, madem bu iş bu kadar zor, "mülk sahibi gazeteciler" konusunda Rauf Denktaş nasıl oldu da kesin bir dille "yok öyle bir şey" diyebildi? Gene de Kıbrıs'taki yönetimin "uzuna yayıp unutturmacı" tavrını bilmemiz iyi oldu. Böylece anladık ki oradan hayır yok. Türkiye'deki gazetecilerin "şaibe"den kurtulmasının tek yolu kaldı: Her biri Taha Kıvanç gibi yapacak, "Değilim, değilim, değilim" ve "mülküm yok, mülküm yok, mülküm yok" diye yazacak... Köşesi olmayan "etkili" gazeteciler de, eğer isterlerse, bunu ifade etmenin bir yolunu bulabilir kuşkusuz... (A.G.) Madem ki 'gizli emeller'i anladığını söylüyor, o halde bırakın o anlatsın! Birkaç gün önce bu sayfada Hürriyet'ten Tufan Türenç'in "Kamu Yönetimi Kanunu Tasarısı"nı konu edinen bir yazısını gözden geçirmiş ve köşeyazarının (nedense) tasarıda keşfettiği "gizli emeller"den bir tekinin bile adını anmadığını söylemiştik. Yalan değil, "alaycı bir tavırla" şunu da eklemiştik: Demek söz edilen "gizli emeller" tasarıya o derece "gizli" yerleştirilmişler ki, Türenç bile aralarından bir tanesini kulağından tutup teşhir edemiyordu! Birkaç gün gecikmeyle Hürriyet'ten bir cevap geldi. Ancak cevabı Türenç değil gazetenin "Atıf Hoca"sı kaleme almıştı. "Atıf Hoca"yı tanıyorsunuzdur; hani bir tanesi fazlasıyla yetmiyormuş gibi ("Meriç&Meriç"ten ilham alarak olsa gerek) haftada bir televizyon ekranında "iki tane" olarak karşımıza çıkan reklam hocası... "Atıf Hoca", Türenç'in yazısı hakkında düşündüklerimize katılmıyor. "Türenç'in yazısını tekrar okudum 'gizli emeller'in ne olduğunu çok rahat anladım" diyor. "Hoca" bu kadarıyla kalsa iyi, ama ne mümkün; şöyle devam etmiş: "Yazıyı bir de Kürşat Bumin olarak okudum. İşime gelmedi, anlamadım. Bir metin öyle de okunabilir böyle de. Medya eleştirmeni, eğer kendi dünya görüşünün militanı değilse, her iki okuma olasılığına da yer vermelidir. Bir metnin farklı okumalarının olabileceğini bilmeyen de medya eleştirmeniyim diye ortaya çıkıp medya eleştirisinin suyunu çıkarmamalıdır!" Ne diyelim, adı "Hoca"ya çıkmış ya, illâki bir "ders" verecek... "Farklı okumalar"mış, "Bir metin öyle de okunabilir böyle de"ymiş... Sanırsınız ki önünüzde derinde yatan kodlarının çözümünü bekleyen, okuyucuyu allak bullak eden karmaşık bir metin var... Ne yani, "farklı okumalar mümkündür" diyerek, Türenç'in adını anıp haklarında tek bir laf etmediği "gizli emeller"i bulup ortaya çıkarmak da okurların "farklı okumalarına" mı terkedilecek?! Olur mu, herşey de okurlardan beklenir mi? Ayrıca, az kalsın unutuyorduk: Hakkında yayımlanan bir yazıya cevap vermek için Türenç'in köşesi, klavyesi, aklı fikri yok mu ki, bu yüce işi "Atıf Hoca" üstlenmiş?! Hadi oldu olacak Türenç'e sorduğumuz soruyu "Atıf Hoca"ya da yöneltelim:: Madem ki söz konusu yazıyı okuduyup anladığınızı ve hatta "keyif aldığınızı" söylüyorsunuz, o zaman bu "gizli emeller" nelerdir siz açıklayın bari... Hem de televizyon ekranında... Hem de programın "Atıf Hoca&Atıf Hoca" bölümünde... Bu iki program kahramanı Türenç'in metninin "farklı okumalara" nasıl açık olduğunu canlandırsınlar... (K.B.) Vurdumduymazlığın bu kadarı da fazla olmuyor mu?
"Kızım sana söylüyorum, gelinim sen işit!" gibi bir şey olsa yine neyse... Ama bu öyle bir şey de değil; karşımızda duran "açıklama" doğrudan, hiçbir dolayıma başvurmadan gazeteyi hedef alıyor... Hürriyet'ten söz ediyoruz. Gazetenin 21 Şubat tarihli "Sabiha Gökçen'in 80 yıllık sırrı" manşeti üzerine Genelturmay Başkanlığı Genel Sekreterliği'nden yapılan ve gazetenin 23 Şubat tarihli sayısında yer alan açıklamadan söz ediyoruz... Nasıl da ağır bir açıklama... Mesela açıklamanın şu bölümü: "Bir iddiayı, milli duygu ve değerleri de kötüye kullanarak, bu şekilde yayımlamanın habercilik olarak nitelendirilmesini kabul etmek mümkün değildir. Burada asıl önemli olan husus, yapılan bu haber ile neyin amaçlandığıdır." Mesela şu bölüm: "Ulusal birlik ve beraberliğimizin en güçlü olması gereken bu dönemde milli birlik ve beraberliğimize ve milli değerlerimize yönelik bu tip yayımların ne amaçla yapıldığı, Türk toplumunun büyük bir kesimince artık anlaşılmakta ve endişe ile izlenmektedir." Evet, söylediğimiz gibi, bu ağır mı ağır açıklama Hürriyet gazetesinde tam metin olarak karşımızda... Ama daha da şaşırtıcı olan husus, bir manşeti dolayısıyla hakkında yapılan bu açıklama karşısında Hürriyet'in kılını bile kıpırdatmaması... Tek bir satır yorum yok... Ülkenin en büyük gazetesi açısından çok "talihsiz" bir manzara değil mi? Bir gazete, şu ya da bu nedenden dolayı manşete kadar tırmandırdığı bir haberi hakkında bu derece ağır bir açıklama yapılırken, bu derece "vurdumduymaz" davranabilir mi? Biliyoruz, Hürriyet "büyük gazete" ve dolayısıyla bizim kendisine arka çıkmaya çalışmamıza ihtiyacı yok... Ama doğrusu, bu "vurdumduymaz" davranış karşısında biz yine de haddimizi aşıp, Hürriyet'in söz konusu manşeti dolayısıyla bu ağır açıklamayı hiç mi hiç haketmediğini söylemiş olalım... Yok eğer bu "desteğe" de canı sıkılacaksa, onu da doğrusu kendisi bilir... (K.B.) Temizlikçi öldürtünce, ölen 'temizlenmiş' mi olur? "Adana Yumurtalık'ta AKP'den aday adayı olan Emine Koçak Memili'nin, yeniden aday gösterilen AKP'li Belediye Başkanı Mehmet Çetin'i öldürtmek için plan yaptığı, tuttuğu kiralık katili ise 'işini yapmadığı' gerekçesiyle adamlarına öldürttüğü iddia edildi..." Sabah'ın (22 Şubat) manşet haberinin 23. sayfadaki devam bölümünün alt başlığı işte böyle... Haberin 23. sayfadaki başlığı da "KANLI SİYASET" olarak düşünülmüş... Sabah, olayla ilgili olarak ertesi gün ortaya çıkan yeni gelişmeyi de gene manşetten duyurdu okurlarına: "CİNAYET İZNİ... Kadın aday adayının cezaevinden tuttuğu tetikçi, 'annem hasta' diye bir gün izin alıp adam vurdu... Adana Yumurtalık'ta siyasi rakibini devre dışı bırakmak için tetikçi tutan sonra da 'işi beceremedi' diye tetikçiyi öldürtmekle suçlanan AKP aday adayı Emine Koçak Memili hakkında yeni bir iddia: Cinayeti cezaevinde yatan Ahmet Savaş adlı kişiye işletti..." İkinci günkü gelişmeyi, olay hakkında bütünlüklü bir bilginiz olsun diye verdik, orayla işimiz yok, biz Sabah'ın ilk günkü manşetiyle ilgiliyiz... Dikkat ederseniz, ilk haberi de gazetenin manşetinden değil, devam bölümünden verdik. İstedik ki, haberin muhabirin ve sayfa editörünün elinden çıkmış halinde herhangi bir sorun olmadığını siz de görün... Fakat o haberin Yazıişleri tarafından gazetenin manşetinden sunumunda kanaatimizce çok ciddi bir sorun var. Gazetenin yazıişleri "KORKUNÇ TEMİZLİK" başlığını uygun görmüş haber için. Evet evet, bir insanın öldürülmesinden "temizlik" diye söz ediyor gazete. Neden mi "temizlik"? Bunun cevabını da alt başlıktan alıyoruz: "AKP aday adayı olan temizlik patroniçesi, rakibi belediye başkanını vuramayan tetikçisini 'temizletmekten' aranıyor..." Yani Sabah'taki meslektaşlarımız, "ölüm emri"ni verdiği iddia edilen kişinin mesleğinin "temizlikçilik" olmasının hemen akla getirdiği metaforu harcamaya kıyamamışlar ve bir insanın ölümünden "temizlik" diye söz etmeyi göze alabilmişler... Aday adayının mesleğinin, olayda hayatını kaybeden kişinin ölümünü o olmayacak kelimeyle tanımlama konusunda gazeteciyi "kışkırtıcı" bir tarafının olduğu muhakkak... Hatta hiçbir yaratıcılık gerektirmeyen bu bağlantının, ham haberi okuyan bütün gazeteciler tarafından kurulduğuna eminiz. Fakat "şeytanın dürttüğü" onca yazıişleri arasında yalnızca Sabah'taki meslektaşlarımız düşmüş tuzağa... Mesela aynı gün olayı Sabah gibi manşetten veren Hürriyet'in sunumu şöyleydi: "KADIN ADAYIN İKTİDAR HIRSI... AKP'den belediye başkan adayı olan Emine Koçak'ın, rakibine gözdağı vermek için tetikçi tuttuğu, ancak 'işi bitirmeyen' tetikçiyi öldürttüğü iddia edildi..." (A.G.)
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |