AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ

K R O N İ K  M E D Y A
BABAHAN'IN CEVABI:
'Polemik değeri' yüksek ama...

Sabah gazetesi genel yayın yönetmeni Ergun Babahan, gazetesinin "Yargıda Neşter" operasyonu sırasındaki haberciliğini eleştiren Kronik Medya'ya cevap verirken, hafızamıza güvenmenin bir cezası olarak bize dönen bir "terim hatası"na başvuruyor, başka da bir şey yapmıyor. Biz ise konuya ilişkin kaleme aldığımız altı yazıyı ve "operasyon" günlerinde gazetesinin yayımladığı haberleri Babahan'ın bir daha okumasını özellikle rica ediyoruz... Bunu yaparsa, meselenin "Bunlar terimleri bile bilmiyor" polemik cümlesiyle geçiştirilemeyecek kadar kapsamlı olduğunu, eminiz anlayacaktır...

Sabah gazetesi genel yayın yönetmeni Ergun Babahan, 28 Haziran tarihli yazısında, "Yargıda neşter" operasyonu olarak bilinen süreçte Sabah gazetesinin izlediği haber çizgisini eleştiren Kronik Medya'ya cevap verdi. Babahan'ın sözünü ettiği yazının ve 15-25 Ocak 2004 arasında bu sayfada konuya ilişkin olarak yayımlanan altı yazının sahibi bendim. Ne var ki, Babahan'ın eleştirisinin yayımlandığı gün yurtdışına çıkmıştım ve yeni döndüm. Dolayısıyla Kronik Medya o yazıya ancak bugün cevap verebiliyor...

Ergun Babahan'ın eleştirdiği 23 Haziran tarihli, "Hani 'Neşter' siyasi operasyondu?" başlıklı Kronik Medya yazısı, 15 Ocak 2004'te patlak veren olayın geldiği yeni aşama münasebetiyle kaleme alınmıştı. Bu yeni aşamada dört Yargıtay üyesinin suçlandığı kesinlik kazanmıştı, haklarında dava açabilmek için ilgili hakimler kurulunun karar vermesi an meselesiydi.

Biz bu gelişmeyi, olayı başından beri "yüksek yargıyı yıpratmaya yönelik bir siyasi operasyon" olarak değerlendiren ve haberi küçük hacimlerle görmesini buna bağlayan Sabah'la yürüttüğümüz tartışmanın bir parçası olarak değerlendirdik ve 23 Haziran tarihli yazıyı kaleme aldık. Yazımızın başlığı ("Hani 'Neşter' siyasi operasyondu?") ne demek istediğimizi açıkça ortaya koyuyordu...

'POLEMİK DEĞERİ' YÜKSEK DE...

Babahan, eleştirisinde "yargısız infaz" yapmamak için başlangıçta olayı öbür gazeteler gibi büyütmediklerini bir kez daha vurguluyor, Kronik Medya'yı yargılamaya ilişkin bazı temel terimleri bilmemekle suçluyordu: Bunları "dahi" bilmeyen birilerinin Sabah'ın bu yargılama olayına ilişkin tutumunu eleştirmeye pek hakkı olmasa gerekti...

Babahan, Sabah'ın haberlerine yönelttiğimiz ve biraz sonra özetleyeceğimiz eleştirilerin hiçbirine (gerçekten: hiçbirine) cevap vermiyor ve sadece bu "temel terim" meselesini döne döne vurguluyor... Hemen söyleyelim, 23 Haziran tarihli son yazımızda, ocak ayında olay ilk patlak verdiğinde, "yargıya rüşvetle iş gördürmek"le suçlanan kişilerin önce tutuklandıkları, ardından tahliye edildikleri bilgisi yer alıyordu. Oysa, Babahan'ın vurguladığı gibi ocak ayında bu kişiler önce gözaltına alınmış, ardından da serbest bırakılmıştı. Babahan'a göre, bu, bizim "gözaltı ile tutuklama", "tahliye ile gözaltından serbest bırakma"yı biribirine karıştırdığımızı, bu terimlerin gerçek anlamlarını bilmediğimizi ortaya koyuyordu. Ardından da "E, bunları dahi bilmedikten sonra..." iması geliyordu.

Bu, tabii, polemik değeri çok yüksek bir taktik... Muhataplarınızın en temel terimleri bile bilmediğini "gösterdikten" sonra artık başka bir şey demenize gerek kalmaz...

Ne var ki bu örnekte bu taktiğin dürüstçe uygulanmadığını söylemek zorundayız... Evet, yazımızda "tutuklama" ve "tahliye"den söz ediliyordu ama bunun nedeni bu kavramları bilmememiz değildi. Yıllardan beri onları karıştıran meslektaşlarımıza uyarılar yapıyoruz, anlamlarını bilmediğimiz düşünülebilir mi? Hafızamızda kalanı yazıya dökmekle ve gerekli kontrolü yapmamakla suçlansak, hiç sözümüz olmayacak ama Babahan böyle yapmıyor. Peki Babahan bunu bilmez mi? Kuşkusuz bilir, ama öyle dese sözünün "polemik değeri" epey azalacağı için "bilmiyorlar" demeyi tercih ediyor...

Babahan'ın bu noktada dürüst davranmadığını kanıtlayan bir başka nokta da şu: 15-25 Ocak arasındaki bütün yazılarımızda doğru bir şekilde "gözaltı" ve "serbest bırakma" terimlerini kullanmışız, ama aradan geçen altı ay hafızamızda başka bir tortu bırakmış ve bu hataya düşmüşüz...

VE ASIL MESELE...

Bunu böylece teslim ettikten sonra, gelelim Sabah gazetesine yönelttiğimiz (ve Babahan'ın hiçbirine değinmediği) eleştirilerimize... Bir başka deyişle işin özüne... Öncelikle, Sabah'ın, ilk patlak verdiğinde haberi öbür gazetelerin tersine çok küçük görmesinin gerekçesini hatırlayalım...

Biliyorsunuz, Sabah, operasyonu ilk gün birinci sayfadan vermeyen iki gazeteden biriydi (öbürü Akşam). Gazete, bu nedenle bu sayfada eleştirilmiş, tutumu "haber gizleme"nin -Akşam'a kıyasla- "soft" örneği olarak değerlendirilmişti. Sabah'ın tutumu başka gazetelerde de eleştiri konusu olmuştu...

Bu ilk haberden beş gün sonra yayın yönetmeni Ergun Babahan, duydukları bir kuşku nedeniyle böyle davrandıklarını yazdı:

"Buradaki asıl amaç, bu yasanın soruşturmacılara verdiği olağanüstü yetkileri, suç veya suçlu aramaktan ziyade, bazı kurumları (yani yüksek yargıyı) toptan dinlemek, izlemek ve daha sonra baskı altına alıp yıpratmak mıydı?"

Gazeteyi bu kuşkuya götüren şey de, soruşturmanın "Cebir ve şiddet"i şart koşan 4442 Sayılı Yasa kapsamında yürütülmesiydi...

İlk haberden beş gün sonra gelen bu "gerekçe"yi ikna edici bulmadığımızı, "arkadan gelen istim" kokusu aldığımızı söyleyip, Babahan'a şu soruyu sormuştuk: "Madem daha en başta bunu tespit ettiniz, neden bu açıdan deşmediniz haberi? Yepyeni ve kimselerin aklına gelmeyen bir açı... Hangi gazeteci kaçırır böyle bir fırsatı?"

NEYDİ O HABER DİLİ ÖYLE?

Gazetenin haber dili de bir tuhaftı... Babahan'dan bir gün önce, zanlıların tümünün serbest bırakıldığını ele alan Sabah, habere "'NEŞTER' DEĞİL 'ŞOV'" başlığını koymuş, "olaya yüksek yargıyı bulaştırma çabaları"ndan söz etmişti...

Bu militan dil, hiç kuşkusuz "yargısız infaz yapmamak, Türk basınının kötü eğilimini reddetmek" gibi haklı itirazların dışında bir şeylere işaret ediyordu.

Yanılmadığımızı Sabah'ın 21 Ocak tarihli sayısının meseleyi haberleştirme biçimine baktığımızda bir kez daha anladık... Bütün gazetelerin, Yargıtay Başsavcısı Nuri Ok'un "Soruşturmaya adı karışan yargı mensuplarının derhal istifa etmesi gerektiği" çağrısını büyüttüğü gün, Sabah, Deniz Baykal'ın operasyonu eleştiren sözlerini büyüten tek gazeteydi... Başlık da "YARGIYA VURMA OPERASYONU"ydu...

Bu tercih bize çok problemli görünmüştü. Çünkü bütün zanlıların salıverilmesinden sonra ortaya çıkan "Demek ki yargıda bir sorun yok" havası, Yargıtay Başsavcısı'nın açıklamasıyla birdenbire tersine dönmüş, haber bir anda tazelenmişti...

Yerimiz bu kadarına elveriyor, dileyen okurlarımız 15-25 Ocak tarihleri arasındaki altı yazıda Sabah'ın haberlerinin çok daha ayrıntılı bir değerlendirmesini okuyabilir. Biz, o yazıları ve o günlerde gazetesinin yayımladığı haberleri Babahan'ın bir daha okumasını özellikle rica ediyoruz... Bunu yaparsa, meselenin "Bunlar terimleri bile bilmiyor" polemik cümlesiyle geçiştirilemeyecek kadar kapsamlı olduğunu, eminiz anlayacaktır. (A.G.)


BİRGÜN'ÜN POSTERLERİ

Aslında şimdi okuyacağınız satırları "kampanya"nın ilk günü yayımlamak niyetindeydik ama "Ne olur olmaz belki yanlış anlaşılırız" diyerek vazgeçtik...

Ancak dün "posterler" hakkında bir arkadaşımızla tesadüfen yaptığımız bir konuşma bize bu işten vazgeçmememiz gerektiğini hatırlattı... Ayrıca hemen söyleyelim ki, bizi bu yönde ikna eden muhatabımız Birgün'e yakın, Birgün'cülerle arasında eskilere dayanan hukuku olan bir kimseydi.

Ülkedeki "sosyalist sol"un gazetesi Birgün, birkaç gündür okurlarına bir armağan veriyor...

Gazete bu armağan kampanyasını şu sözlerle duyurdu:

"Birgün okurlarına çok özel!"
"Solun efsane isimlerine Birgün gazetesi kadar yakınsınız..."
"Onlar unutulmayacak!"
"'Unutulmayanlar' dizisinde yeni isimler ve günleri yarın gazetenizde..."
"Posterinizi istemeyi unutmayın!"

Evet gördüğünüz gibi, diğer gazetelerin "tencere-tava"dan "sağlık rehberi" eklerine kadar birçok armağanı okurlarına sunarken kullandıkları bir pazarlama dilinin aşağı yukarı aynısıyla karşı karşıyayız...

Nitekim gazete bu kampanya çerçevesinde bugüne kadar Che Guavera, Ahmet Kaya, Deniz Gezmiş ve Nazım Hikmet'in "posterlerini" okurlarına ulaştırmış durumda. Bakalım sırada başka kimler var.

Bize sorarsanız, yayın hayatına başladığında kendisinden bambaşka "açılımlar" beklediğimiz Birgün'ün henüz 100. sayıya ulaşmadan bu şekilde bir "pazarlama" işine girmesinden doğrusu hiç memnun olmadık, deriz.

Çünkü biz Birgün'ün "poster"den çok "mâna"ya önem vermesini bekliyorduk...

Neyse; herşeye rağmen belki bu "posterler" bugüne kadar özellikle "laiklik-özgürlük" konusunda haddinden fazla "tutuk" davrandığını gözlediğimiz Birgün'ün tirajını az da olsa olumlu bir etki yapar da gazete yayın hayatını sürdürebilir...

Ne deniyordu duyurularda?

"Birgün okurları için çok özel! Posterinizi istemeyi unutmayın!"

Birgün'cüler ne düşünür bilemeyiz ama tekrar edelim: Biz daha çok "mâna"ya ağırlık verilmesinden yanayız... (K.B.)


4 Temmuz 2004
Pazar
 
YÖNETENLER: Kürşat Bumin
Alper Görmüş


Künye
Temsilcilikler
Abone Formu
Mesaj Formu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED