AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ

Y A Z A R L A R
Herkesin hakikate ihtiyacı vardır!

Şemseddin Günaltay'ın 1937 tarihli Gazâlî tasvirinde iki yön öne çıkmaktadır: anti-rasyonalizm ve mistisizm. Ona göre Gazâlî, bilimi, felsefeyi, rasyonalist düşünceyi boğmak istemiş ve sûfilikte karar kılmakla tarikatçılığı cazib hâle getirmiştir.

Günaltay'ın, Gazâlî'nin felsefe eleştirisini "laik ilimleri aforozlamak", tasavvufî yönelimlerini ise "tarikatçılık yapmak" şeklinde tanımlaması tamamen maksatlıdır. Bu metnin kaleme alındığı dönemde, hem "laik ilimlere (laikliğe) karşı olmak" ve hem de "tarikatçılık yapmak" sadece siyasî ve ideolojik bakımdan değil, hukukî bakımdan da suçtur. Yazar bu avantajı keyfince kullanmaktan çekinmemiştir.

- "Gazâlî, eserleriyle yalnız felsefe ve rasyonalizmi yıkmaya çalışmakla iktifa etmemiş, aynı zamanda o vakte kadar Selefiye ve Kerramiye mezhepleri gibi avam arasında barınan tarikatçiliğe de bir cazibe vermiştir."

Günaltay'a göre ve kendi ifadeleriyle "felsefeyi ve lâik ilimleri aforoz eden ve tarikatçiliğe hız veren" Gazâlî'ye, ölümünden sonra "ermiş bir velî" ve "emsalsiz bir âlim" vasfı verilmesi iki neticeye yol açmış:

- Onun kudsî ve ilmî emsalsiz şöhretinin parıltısı karşısında kamaşan gözler, yarasalar gibi görmeyecek hâle geldiler. Gittikçe daralan bir çerçeve dahilinde düşünmeye mahkum kalan dimağlar, ya Eş'ariye mektebinin labirentleri içinde bunaldılar veya meskenet ve atalete sürükleyen tarikatçilik izbeleri içine gömüldüler. Fahr'ur-Râzî'ler, Seyfuddin Amidî'ler, Saduddin Taftazanî'ler, Seyyid Şerif Cürcanî'ler gibi ateşîn zekâlar düştükleri bu skolastik çenberinden bir türlü kurtulamadılar. Celâleddin Rumî'ler, Sadruddin Konevî'ler, Şihabuddin Sühreverdî'ler, Bedruddin Simavî'ler gibi elanlı ruhlar da hayatı menfî görüş girdabı içinde çırpınmaya mahkum kıldılar."

Tarihi tamamen devrin ideolojik ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde çarpıtan bu söylem, bugün sadece popüler-bilim çevrelerinde değil, ilâhiyatçılar arasında da kendisinden kuşkulanılmayan bilimsel bir tesbit değeri kazanmıştır. Sanırım dünyanın hiçbir yerinde Râzî, Amidî, Taftazanî, Cürcanî, Mevlâna, Konevî, Sühreverdî, Simavî düzeyindeki ilim ve irfan devleri kendi çocukları tarafından böylesine beylik tahlillerle mahkum edilmemiş ve bu denli aşağılanmamıştır.

Sırf Gazâlî'nin izini sürdükleri için "yarasalar gibi göremeyecek hâle gelen", "dar çerçevede düşünmeye mahkûm olan", "karamsar bakışların girdabı içinde hayatın çırpınmasına yol açan" bu büyük isimlerin hepsi de Gazâlî hakkında yanılırken nasıl olup da Şemseddin Günaltay'ın kendisi bu gizli hakikatin perdesini aralayıp âlemi kör, el-âlemi sersem ilân etmek cüretinde bulunabiliyor?

Dahası, Günaltay bu yorumları niçin yapıyor? Cevabı çok basit. O, kendince, İslâm dünyasının gerilemesinin (!) sebepleri arasında gösterilen "Türk-Selçuklu istilâsı" tezini güya reddetmiş oluyor. O halde şimdi üşenmeyelim de zihin karışıklığının kişiyi ne derekelere düşürdüğünü görmeye çalışalım:

- "Görüyorsunuz ki felsefe ve lâik ilimlerin boğulması, İslâm dünyasının inhitata sürüklenmesi sebebini Türk istilâsında aramak, eğer cehalet eseri değilse, kötü bir garazkârlıktan başka bir şey değildir. Eğer Selçuk istilâsının hakikî neticeleri aranacak olursa, İslâm dünyasının inhitatıyla değil, sürüklendiği katî ölümden kurtulmasıyla karşılaşırız."

Şimdi bu da nereden çıktı demeyiniz. Demek istediği şu: Sebep askerî ve siyasî değil, bilâkis fikrîdir. Çünkü yazara göre, Türkler İslâm dünyasını bilekleriyle savunurken, Gazâlî'nin peşinden giden skolastik kafalar (!) fikrî yetersizlikleriyle bu inhitata yol açmışlardır. Nitekim Günaltay bu yorumunu aşağıda daha açık hale getirmektedir.

- "Türk tarihi düne kadar bizzat Türkler tarafından yazılıp müdafaa edilmediğinden yalnız müslüman dünyası için değil, bütün beşeriyet için bir yükselme hızı olan Selçuk istilâsı, yabancılar tarafından bir felâket âmili gibi gösterilmiş ve bazılarını saydığım hakikî neticeler ihmal edilmiştir."

Bu bağlamda 'akıl', 'bilim', 'hür düşünce', 'ilerleme', 'gerileme', 'çöküş' terimlerinin gelişigüzel kullanımları ne tarihî, ne de ilmî temellere müsteniddir, serapa ideolojiktir; tıpkı 'Eş'arîlik', 'Maturidîlik' tanımlarının kullanımında olduğu gibi. 'Tarikatçılık' tanımı irfan geleneğimizi anlamak bakımından ne kadar elverişliyse, "lâik ilimler" tanımlaması da ilim geleneğimizi değerlendirmek bakımından o kadar elverişlidir.

Sözün özü, düşünmenin bu topraklara geri dönmesi, sadece düşünmenin hakkını vermekle değil, düşünmenin hakkını verenlerin hakkını vermekle de mümkün olabilir ancak! Aksi takdirde tarihimizden ibret de alamayız, kuvvet de.

"İhtiyacımız yok ki!" demeyiniz; her toplumun hakikate ihtiyacı vardır!


10 Temmuz 2004
Cumartesi
 
DÜCANE CÜNDİOĞLU


Künye
Temsilcilikler
Abone Formu
Mesaj Formu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED