|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Son zamanlarda gerek hükümetin yaptığı sonuçsuz girişimler, gerek karşı olanların "artık İmam Hatip Liseleri tamamen kapatılsın" şeklindeki cüretleri ve gerekse konuyu cidden ele almak ihtiyacını hisseden bazı kuruluşların yaptığı araştırmalar, İHL'lerin önemi ve İHL'ye yapılan haksızlıkların boyutlarını bir kez daha ortaya koymuş bulunmaktadır.
Hükümetin tüm iyi niyetli girişimleri menfaatçi statükocuların anlayışsız ve acımasız engellerine çarpmış olmasına rağmen, konuyu artık çözülmesi gereken sosyal bir sorun olarak ele almak gereğini kabul eden İHL dışında bir kesim de ağırlığını hissettirmektedir. TESEV ve bu konuda yapılan ciddi bir başka araştırma, farklı açılardan İHL sorununu incelemişlerdir. TESEV, İHL'ler konusunda toplumsal uzlaşma sağlayacak bir öneri ile gelmekte ve bu kapsamlı önerisinin her kesim tarafından tartışılmasını önermektedir. Biz bu çalışmayı tartışmaya değer görüyoruz. Ancak tespitler ve çözüm önerilerine katıldığımız ve katılmadığımız noktaları belirtmek istiyoruz. Ömer Kayır, Şükrü Karaca ve Yılmaz Şenyüz tarafından gerçekleştirilen "Mesleki ve Teknik Eğitim Alanındaki Problem-ler" konulu araştırma da, özellikle mesleki eğitimin yok edilişini ortaya sermesi bakımından önemlidir. Ancak burada onu değerlendirmemiz zaman ve yer açısından mümkün olmadı. İHL'ler ile ilgili tespit ve önerilerimizi sunmak istiyoruz. Bazı tespitler İmam Hatip Liseleri açıldıkları günden beri bir kesim tarafından bir sorun haline getirilmeye çalışılmaktadır. Türk eğitim sisteminin çok önemli temel sorunları vardır. Bu sorunların çözümleri yerine İHL'leri sorun haline getirmek büyük bir yanlışlıktır. İHL, her ne kadar toplumsal, kültürel, ekonomik, siyasal ve eğitsel yönlerden sorunmuş gibi takdim ediliyorsa da bu tavır, İHL'lere karşı kesimin ideolojik yargılarından kaynaklanmaktadır. İHL sorunu, mümkün olduğu kadar politik tartışma ve çekişmelerin malzemesi olmaktan çıkarılmalı; "28 Şubat sürecinin rövanşını alma" veya "AK Parti hükümetini köşeye sıkıştırma" gibi yaklaşımlardan uzak durulmalıdır. İHL'lilere yönelik küçük düşürücü, suçlayıcı, şüphe uyandırıcı tavır ve davranışlardan uzak durulmalıdır. İHL öğrenci ve mezunları, diğer öğretim kurumlarında okuyanlara yönelik küçük düşürücü, suçlayıcı, şüphe uyandırıcı tavır ve davranışlardan uzak durmalıdır. Meslek eğitimi, din öğretimi ve yüksek öğretim gibi konularda, bütün bunlara bağlı olarak din-devlet-toplum ilişkileriyle doğrudan bağlantılı olduğu için İHL sorununda atılacak her adımda olabildiğince geniş bir toplumsal uzlaşma zemini aranmalıdır. İHL sorununun çözülmesi için bunun yanına başka sorunlar ilave etmeye lüzum yoktur. Yani Diyanet İşleri Başkanlığı ve başörtüsü sorunu ile din-devlet-toplum ilişkisinin diğer kilit alan ve sorunlarının da masaya yatırılması, sorunu daha da ağırlaştırır. Kız öğrencilerin İHL'lere yönelmeleri bir olumsuzluktan ziyade, bir fırsat olarak görülebilmeli, buradan hareketle kızların okullaşmasında yeni formüller üzerinde düşünülmelidir. İHL konusunda somut öneriler İHL'nin statüsü yeterince nettir. Sorun statü ile değil uygulamayla ilgilidir. Uygulamayla ilgili haksızlıkların giderilmesi için çalışmalar yapılmalıdır. Sorunun özünü değil haksızlığın özünü katsayı düzenlemesi oluşturmaktadır. Katsayı haksızlığının düzeltilmesi için hızlı, çözümleyici bir çalışmaya girilmelidir. İHL, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın arzu ettiği nitelikli kadroların yetişmesine imkan sağlayacak bir kurumdur. Ancak Diyanet kadroları, İlahiyat Fakülteleri, İlahiyat Yüksek Okulları, D.İ.B.'nin oluşturacağı diğer kurumlarla sağlanabilir. İHL'ler mesleğe yönlendirici bir fonksiyon icra edebilir. Şu anki yapılarıyla İHL'ler bu fonksiyonu yerine getirebilirler. Diyanet'in kadroları yüksek öğretimde yetiştirilmelidir. Örgün eğitim kurumlarında isteğe bağlı din dersi konulması önerisi İHL'deki öğrenci sayısının azaltılmasına gerekçe ve alternatif olamaz. Bu öneri zaten İHL konusu dışında ele alınmalı ve değerlendirilmelidir. İHL ve isteğe bağlı din bilgisi dersi için farklı İslam yorumu sahipleri ve gayrimüslimlerin de kendi tercihleriyle ilgili taleplerinin varlığı engelleyici bir faktör değildir. İsteğe bağlı din dersinin ders saatleri dışında, hafta sonları, not zorunluluğu olmadan ve masrafları veliler tarafından karşılanarak yapılması tartışılabilir. Kur'an kursları yapıları nedeniyle İHL'ye alternatif olamazlar. Devletin din eğitiminden çekilmesi ve bu amaca uygun yasal düzenlemelerin yapılması önerisi, çok önemli olmakla birlikte mevzuattaki zamanı geçmiş veya geçmemiş engelleri aşmak uzun süreyi gerektirir. Bu konunun mutlaka tartışılması gerekir. İHL sorunun çözümü, bunu sorun haline getirenlerin gerçekleri kabul etmelerinden geçmektedir. Toplumun din öğretimi talebinin karşılanması, öğrencilerin din görevliliğine yönlendirilmesinin laiklik ilkesiyle çelişen bir yanı yoktur. Bu konu, demokrasi, din ve vicdan özgürlüğü bağlamında ele alınmalıdır. Tüm altyapılarıyla mevcut ve 54 yıldır denenmiş bir kurum varken toplumun din eğitimi ihtiyacını karşılamak için başka kanallara ihtiyaç yoktur. Bu okulların adlarını değiştirmeye de gerek yoktur. İHL'ler şimdiki durumlarıyla, öğrencileri İlahiyat Fakülteleri'ne ve Diyanet'e yönlendirebilirler. Zaten bu görevi üstlenen her eğitim kurumu bir İmam-Hatip Lisesi gibi olacaktır. Şu anda İHL'lerle ilgili tüm itirazlar göz önüne alınarak yapılacak her yeni eğitim kurumu çalışması konunun karakteri gereği sonunda az çok bir İHL'ye dönüşecektir. İçimizdeki tercümanlar yazmıyorsunuz, yazmadıkça daha çok üretmiyor, daha çok ekonomik sıkıntıya düçar kalıyorsunuz. Sanayi devriminden bu tarafa çok daha net olarak ortaya çıkan bir kavga yaşıyor dünya ulusları. İnsanlığın var olduğu hemen hemen her dönemde var olan ama bir şekilde gizlenen, süslenen bir kavga bu. Sömüren kendine özgün olmayı sürdürmek için olabildiğince hoyrat ve olabildiğince ısrarlı davranırken, sömürülenden de kendine özgün olmayı terketmesi talebinde bulunuyor. Mantıken de bu talepte bulunması gerekiyor çünkü kendine özgün olmak sömürülmemenin birinci ve temel şartı. Hindistan'da İngilizlerin Hint kumaşı tezgahlarında görev yapan ustaların özellikle o tezgahların olmazsa olmaz şartı olan sol ellerini bileklerinden kesmesi, Gandhi'nin uzun yürüyüşten sonra ülkesinde İngilizler tarafından ele geçirilen tuz tersanelerinin kullanılmaması için Hint okyanusundan bir avuç su alarak: "Benim halkım gerekirse tuz yerine bunu kullanır" diyerek direnmesi esas itibariyle kendine özgün olmanın değişik ama numune-i imtisal olacak uygulamalarıdır. Sömüren ülke kendi içinde kurduğu ekonomik yapının muhafazası için bu kavgayı sürdürmek ve bu kavgadan galip ayrılmak zorunda. Sömürge olmamak için onurlu bir mücadele veren bir ülke iseniz, ülkenizde hiç de olmadık bir zamanda bir iç savaş çıkartıp ister istemez kaynaklarınızın o tarafa kanalize edilmesini sağlayabiliyor. Bu tip kısa vadeli ve askeri yöntemlerin yanı sıra ülkenizden seçtiği komprodor tüccarları kullanarak ekonominizde kapanması imkansız kara delikler meydana getirebiliyor. En acı olanı ve belki de telafisi en zor olanı komprodor aydınların marifetiyle yaptığıdır ki pekala bu şekilde ülkenizin eğitimini birkaç yılda bir değişen sistemlerle karmakarışık, yetersiz hale getiriyor ve sonra da ülke insanlarını eğitimsiz bir toplum haline getirebiliyor. Bu yöntemle sizin ülkenizin insanının, okumayı fotoroman, Teksas ve Tommiks okumaktan ibaret gören bir toplum olmasını sağlayabiliyor. Bu durum, insanınızın, okumayan ve yazmayan bir toplum olarak üretmeyen bir toplum olmasına ve sadece tüketen ama ısrarlı bir şekilde tüketen bir toplum olmasına sebep oluyor. Üretim olmayınca ekonomik sıkıntı başlıyor. Sıkıntı devam ederken daha çok okumuyor ve daha çok yazmıyorsunuz, yazmadıkça daha çok üretmiyor daha çok ekonomik sıkıntıya düçar kalıyorsunuz. Bir kısır döngü , bir bumerang bu aslında, ama sonunda sizi sömürgeci ülkeye teslimiyete götürüyor. Nihai olarak istenen de bu zaten. F. Fanon bu durumu şöyle açıklıyor "Siyah Deri Beyaz Maske" adlı kitabında: "Fransız sömürge ordusunda, özellikle Senegal alaylarında, siyahi subaylar görevlerini her şeyden çok tercüman olarak yerine getirirler. Bunlar efendilerinin talimatlarını kendi adamlarına aktarırken herkesten çok siyahi askerlerin gözünde itibar kazanacaktır." Ne dersiniz gözümüzde itibar kazanmış niceleri, kimlerin tercümanlığını yapıyor bizlere.. NATO Zirvesi'nin ardından Şu sıralar ülke gündeminde, güney doğuda ortaya çıkan sorunlar ve bu sorunların nasıl çözümlenebileceği sorusu önemli bir yer kaplamakta. Irak'ta Amerikan askerlerinin çabalarına rağmen hâlâ direniş bastırılamadı. Ayrıca Irak'ta bulunan Kürtler'in federal devlet bahanesi ile Musul ve Kerkük'ü içine alan ABD destekli bir Kürt devleti kurmak istediğini bilmeyen kalmadı. Yaklaşık bir seneyi aşan bir süredir Irak'ta bulunan Amerika'nın ve koalisyon güçlerinin de bu duruma karşı bir tavır aldığını göremedik. Türkiye ise Irak'ta oluşan bu belirsizliği pasif bir şekilde takip ediyor. NATO zirvesi nedeniyle İstanbul'a gelen Amerika Başkanı George W. Bush'tan ısrarlı sorularına rağmen Başbakanımız hâlâ bu kritik konular hakkında güvence alamadı. ABD söz vermesine rağmen henüz Irak'taki PKK sorununu çözme konusunda aktif bir siyasi tavır göstermedi. Ülkemizi bekleyen bir tehlike daha var. Eğer Irak'ta bir federal Kürt Devleti kurulup, Irak'ın toprak bütünlüğü bölünürse Türkiye zor duruma düşebilir. Kurulan Kürt Devleti, Türkiye'de bulunan Kürtleri ve bulundukları yerleri kendi devletinin sınırları içinde saymak girişiminde bulunabilir. Bu durum bölgede büyük bir kaosu meydana getirir. Türkiye senelerdir uyguladığı dış politikası ile Ortadoğu'da hiçbir zaman Osmanlı'dan boşalan otorite eksikliğini dolduramadı... Türkiye'nin bu boşluğunu, ülkeler arasındaki çekişmeyi fırsat bilen Amerika "demokrasi" söylemiyle doldurmaya çalışmış ve bu coğrafyadaki etkinliğini arttırarak bölgedeki zengin yeraltı kaynaklarını kontrol altına alma durumuna gelmiştir. Bunu yaparken eksikliğini gördüğü 'çok önemli' bir konuyu da bugün biten NATO zirvesine taşımıştır. Bundan böyle demokratik, laik, din ve vicdan özgürlüğünü içine tam anlamıyla sindirmiş bir T.C., bölgede adeta "Osmanlı Devleti" modelini üstlenerek ister Kürt, ister Ermeni, ister Arap, Müslüman ister Hristiyan veya Musevi olsun tüm insanlara evrensel değerlerle vatandaşlık kavramı içerisinde davranarak kalkınmayı ve demokratikleşme sürecini getirebilecek bir "hami" devlet konumundadır. Bu yüzden herkesin aylardır tartıştığı "Büyük Orta Doğu Projesi " aslında Osmanlı modeli sonrası uzun yıllar boşta kalan otorite boşluğunu Türkiye eliyle doldurmaktan ibarettir... Bunu önemli bir fırsat olarak değerlendiren ABD ve onun etki odağındaki NATO ülkeleri bu yüzden tarihi zirveyi, konuyu anlamakta ve değerlendirerek öncü rolünü üstlenebilecek konumda bulunan Hükümetle, İstanbul'da gerçekleştirmişlerdir.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |