|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Bugün bir misafirimiz var. Alptekin Müderrisoğlu'nun Sarıkamış Dramı adlı eserinden bir bölüm seçtik. Askerin 26 İkinciteşrin 1330 tarihli günlüğünden... (9 Aralık 1914) Yazın şu en sıcak günlerinde, tarihimizin en soğuk dönemine ait bir okuma parçası. Tutsak olmayı hazmedemiyorum. Sinirlerim bozulmuştu. Arada sırada bir köşeye çöküyor, olur olmaz şeylere ağlıyordum. Başım da ağrıyordu. Sıkıntıdan diye düşünüyordum. Bir gün birden bire bir titreme geldi. Ardından ateş gibi yanmaya başladım. Bağırmış olacağım, beyaz önlüklü bir Rus doktoru geldi. Ateşimi ölçmek için termometreyi ağzıma soktu. O anda, termometreyi yutacağım korkusuna kapıldım. Çıkartmak istedim. Doktor ters ters bakınca utandım. Bir Rus'un önünde küçük düşmektense boğulup ölürüm daha iyi dedim. Pisi pisine tutsak olduk, bari ölümümüz yiğitçe olsun. Doktorun üstümü soyup muayene etmesine, etlerimi sıkıp sıkıp bırakmasına ses çıkarmadım. İlgisizmiş gibi davranmak istiyordum. Şöyle bir baktım, doktorun eli büyümüş, neredeyse kapı kadar olmuş. Hiç ses çıkarmadım. Karnımda kırmızı lekeler vardı. Doktor yanındakilere 'tifüs' dedi. Anladım. Rusça bildiğime şaştım. Gürül gürül Rusça konuşacağım sanki. Beni alıp bir hamama soktular. Bedenimi ateş basmıştı. Başım ateş dolu bir mangal gibiydi. Omuzlarımın üstünde zor tutuyordum. Üzerimde iki tane bit çıktı. Çok utandım. 'Bit değil' dedim. Beni soyan Tatar yüzlü güldü: 'Bit yiğidi yeğler' dedi. Türkçe bilişine sevindim. Kırım Türklerindenmiş. Tifüs geçirmiş, hastahaneye bakıcı yapmışlar. Adını sordum: 'Seydahmet' dedi. Seydahmet'e içim ısındı. Beni tıraş etti, kaynar suyla iyice yıkadı. Akan sular kirliceydi. Yine utandım. 'Dinin aşkına söyle, ölücü müyüm?' 'Her tifüslü ölmez. Ben on gün kendimi bilememişim. İnleyip sayıklamışım. Öldürmeyen Allah öldürmez. Yüreğini berk tutup Allahına sağın.' Seydahmet beni bir koğuşa götürdü, yatırdı. Yeniden ateş basmaya başladı. Alnımı boncuk boncuk ter kapladı. Bir baktım, Rus Çarı gelmiş karşımda duruyor. Ayağımdan kalçama kadar uzanan alçının üstüne bir sürü madalya koymuş. Savaşın en kahraman askeri diye beni seçmişler. Çarın yanında büyük kızı da var. Göz göze gelmişiz, kanım hemen kıza kaynayıvermiş. Çar öteki koğuşlara gitmiş, kızı yanımdan ayrılmaz. Başucuma oturmuş yanaklarımdan öpüyor, bir türlü bırakmıyor beni. Bir sürü general bize bakıyor, ben de kızın kumral saçlarını okşayıp ağlıyorum. Çar kızına haber göndermiş, kız gitmiyor. Bana fena halde tutulmuşmuş. Ben de utanmayı bırakmışım kıza sarılmışım, öpüyormuşum. Koca Çar aşkımızı görünce çok şaşırmış. Kızını çağırıyor, kız büyülenmiş gibi gözünü benden ayırmıyor. Çar yanıma geliyor, gözleri yaşlı: 'Kızımı kendinden soğut, seni serbest bırakırım. Bir araba dolusu da altın veririm.' Ben de öyle güzel Rusça karşılık vermişim ki: 'Tek kızın başucumda otursun, zincire vur zindana at beni. Kıyamete dek kalırım orada.' Bunları duyunca kız iyice sorkuluyor bana, gözlerinden seller gibi yaş akıyor, o güzelim pembe yanaklarından aşağı dökülüyor. Aşkımızın büyüklüğü Çar'ı öyle duygulandırmış ki, hemen bizi nişanlamış orada. 'Yarından tezi yok Osmanlılarla barış yapacağım. Düğününüze Padişahı da çağıracağım' demiş. Bir ara bakıyorum. Nişanlım gitmiş, Çar gitmiş. Çılgına dönüyorum. Seydahmet'e soruyorum. Anlamıyor kalın kafalı. Olanları bir bir anlatıyorum. O zaman aklı başına geliyor. 'Gelecekler Abdulkadir Efendi, diyor. Nişanlın düğün hazırlıkları için alışverişe gitti. Çar ateş kestirdi, Osmanlı ile barışa oturdu. Ülkeme barış getirdi diye Padişah seni paşa yaptı.' Düğünden sonra Rusya'da mı otursam, Türkiye'de mi? Buna bir türlü karar veremiyorum. Gönlüm İstanbul'dan yana. Ya kız tarafı buna razı olmazsa? Sonra, kızın Müslüman olup olmayacağını sormadan bu işe girmeme de üzülüyorum. Dinimden dönmem derse sonu kötü. Ben kızı almam, Çar beni zindana kor, savaşı da başlatır. Benim yüzümden insanlar yeniden birbirini boğazlamaya başlar. İçimi bir sıkıntı dolduruyor, anlatılmaz. Can havliyle bağırıyorum: 'Seydahmet!' Seydahmet içi kar dolu bir tabakla geliyor, anlıma, boynuma kar koymaya başlıyor. Eline vuruyorum, karlar yatağa saçılıyor. 'Bana bak, diyorum. Kız Müslüman olmazsa almam. Nikahımızı imam kıyacak. Git Çar'a söyle.' 'Üzme tatlı canını, diyor Seydahmet. Kız çarşıya giderken kelimei şahadet getirttim. Müslüman oldu. Yüzünü gözünü örtüp öyle gitti.' Seydahmet'in akıllı oluşuna seviniyorum: 'Seni yaver yaptım kendime, diyorum. Git sırmalı paşa yaveri üniforması bul, giy!'
ORMAN BENİM
İstanbul'un Anadolu yakasında, orman içinde, küçük, şirin bir köydü Çavuşbaşı. Dü diyorum, çünkü eskiden öyleydi. Rastgele yapılan villalar, villa bozması binalarla, yeşil görüntü azaldıkça azaldı. Şimdi köy orman içinde değil, orman köy içinde kaldı. Plansız, programsız ilerleyen çarpık yapılaşma yüzünden oluşan görüntü kirliliği, insanın içini acıtıyor. Nasıl bu hale geldik, anlamak imkansız. Güzel bir yer bulduk mu çullanıyoruz; kısa sürede orasını beton yığını haline getirdikten sonra sıkılıyor ve katledecek yeni yeşil alanlar aramaya başlıyoruz. Çavuşbaşı'nda geceleri motorlu testere sesleri duyuluyor. Kaçak elektrik kullanımı fazla olduğundan elektrikler sık sık kesiliyor. Su ise çoğunlukla kuyudan sağlanıyor. Bir arkadaş, ağaçları kesen birine müdahale etmiş. Ağaçları niye kestiğini sormuş. Cevap: "Sana ne? Orman benim!.."
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |