|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
Ne zaman darlansam, "müsekkin" niyetine bir adet Oğuz Atay hikayesi okuyorum. Benim favorim, "Ne evet, ne hayır." Mekanı cennet olası, meseleyi çözmüş de, sağlamasını bile yapmış. Bu ülkede fikir olmadığını, fikir niyetine önümüze sürülen deli saçması şeylerin meseleyi daha da karmaşıklaştırdığını, hayatımızı daha da çekilmez kıldığını görmüş ve işi "ironi"ye dökmüş. Onu, ikiz kardeşi Tanpınar'dan ayıran da budur işte. (Şimdi Niyazi Bey düzeltme gönderecek, "Tanpınar ve Oğuz Atay kardeş değiller" diye...) Son bir-iki yazımda kendimi kastığım, hafif bir ciddiyet takındığım için şimdi pişmanlık duyuyorum. Sana ne! Sen otur ironinin tadını çıkar, "neye değiyorsa" onu yaz. Bak işte yaz geldi, bir taraflara kaçmanın hesabını yap. Sana ne oluyor! Demek ki, memleket meselelerine girince muvazeneyi kaybediyor insan. Sağcısı bir çeşit, solcusu bir çeşit. Milliyetçisi ve muhafazakârı başka bir çeşit. Üstelik, belli bir müşterekte buluşuyorlar. Dün hiç yoktan trafikte hır çıkardım (üstüne üstlük bir de ceza yedim), telefonda birilerine fırça attım, "köşe yazarı" olduğunu söyleyen ama hiçbir yazısını okumadığım vatandaşa zehir-zemberek bir mektup döşendim. Biz niçin Çiçek'lerin, Özkök'lerin (sivil Özkök'ten bahsediyorum) dünyasında yaşayacaktık ki? Bizim aklımız, özgür irademiz, seçme yeteneğimiz yok muydu? Herşeyi onlar gibi görmek, onlar gibi algılamak, onlar gibi düşünmek zorunda mıydık? Hem niçin imtina edecektik düşüncemizi söylemekten? Devletten izin mi alacaktık? Devlet otursun önce kamusal ayıplarını temizlesin. Bizden topladığı vergilerle bize tafra yapmasın. Organizasyon görevini yerine getirsin. Vatandaşın hayatını kolaylaştırsın. "Ordu göreve" diye pankart açan rektörlerini hizaya soksun. Fikir üretme yeteneğini kaybetmiş akademiye çeki-düzen versin. Eh, mümkünse de insanların ne düşündüğüne, nasıl yaşadığına, ne giyindiğine, nasıl inandığına, nasıl eğlendiğine karışmasın. İlhan Selçuk üslubuyla soralım. Karışırsa ne olur? İlhan Selçuk üslubuyla yanıtlayalım: Karışırsa demokrasi olmaz. O zaman bırakalım isteyen istediğini düşünsün, istediği gibi konuşsun, istediği gibi saçmalasın. Suç işliyorlarsa bu ülkenin polisi var, savcısı var, maşallah her bünyeye uygun her ebatta "nitelikli" ceza yasaları var... Ha, niyetiniz demokrasi değil de, Recep Peker'in buyurduğu gibi "sınıfsız imtiyazsız kaynaşmış bir kitle" oluşturmaksa, bakın biz orada yokuz işte. Bunu bilelim de, gardımızı ona göre alalım. Nerden nereye... Bu yazıyı, aslında, malum konferans hakkında günlerce atıp tutan, erteleme kararı çıkınca da suret-i haktan görünüp "Tüh, korktuğum başıma geldi, bu iş böyle olmamalıydı, şimdi bunu Türkiye aleyhinde kullanacaklar" diyerek faturayı "öteki"ne çıkaran uyanık genel yayın yönetmenini teşhir etmek için kurgulamıştım. Laf döndü dolaştı nerelere gitti. Zaten gerek de kalmadı. Dün bir kez daha gördük ki, arkadaşımızın "çiçek" sevgisi sadece Ermeni meselesiyle ilgili değilmiş, meğer "Kur'an eğitiminin sınırlanması" konusunda da anlaşıyorlarmış.
|
|
![]() |
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Sağlık | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |