|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
"Kişileri şu ya da bu biçimde giyindirip başlarını örtmeye zorlamak, dinsel inanç ve görüşler nedeniyle gençler arasında çatışmalara neden olacak ortamın yaratılmasını sağlayacak, hatta aynı dinden olanlar arasında bile ayrılıklar yaratacağından bu davranış biçimi laiklik ilkesine aykırı düşecektir." Bu sözler Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa Bümin'e ait. Dünya görüşünüz ne olursa olsun, başörtüsüne ne sebeple karşı olursanız olun böylesi bir cümleyi kuracak kadar din, ibadet, bireysel özgürlük kavramlarının içine sığdırılamayacak bir ifade ancak, hukuk mantığından çok belli bir dönemin temsilcisi siyasi kadroların ideolojik dogmatizimini yansıtır. Ne din gibi insanoğlunun temel varoluş sorununa felsefi bir bakışı, ne de içinde bulunduğu toplumun inanç sistemine ilişkin en azından sosyolojik düzeyde anlamlandırma çabasından eser bulunan bu ifadeye dayanarak bu ülkenin geleceği, karartılamaz. Doğrusu bir hukukçudan çok ideolojik önyargılarla, totalci yaklaşımı hatırlatan bir zihniyeti yansıtıyor bu ifadeler. Başörtüsü gibi Müslümanların bir 'ibadet özgürlüğü' talebini, "kişileri şu ya da bu biçimde giyindirip başlarını örtmeye zorlamak" şeklinde hakikati tersine çevirerek, akıllara şaşkınlık verecek bir hüküm çıkarabilen zihniyetin bu ülkeye yaşanabilir bir gelecek tasavvurunda bulunmasını beklemek boşuna. Hatta bir hukukçu olarak eleştirileri o kadar ideolojik tonda ki yazılı ve sözlü medyanın bu konuyu tartışması bile tahammül sınırlarını zorlamış görünüyor. Başörtüsünü örtenle örtmeyen arasında 'din içi bir farklılığı' laik hukuk hükmü çıkararak dine müdahale gerekçesi sayılabilmesi benzer şekilde bir akıl zorlamasıdır. Bu mantıkla camiye gidenlerle gitmeyenler ayrımı yaparak camileri kapatmaya kadar gidebilirsiniz. Türkiye'yi İslam ülkesi saymamak gibi tarihten ve bu toplumun varoluş şartından kopuş anlamında yaklaşım tarzı henüz tartışılmadan gelen ibadet özgürlüğü taleplerini "zorla baş örtmeye zorlamak" şeklinde hukuk yorumu daha doğrusu kurgusu; Türkiye'deki seçkinlerin bu ülkenin haritadaki yerini belirleyen tarihi, dini, sosyal koordinatları nasıl okuduklarını gösteriyor. Seçkinlerin temel sorunu kendi toplumlarıyla zihniyet düzeyinde ilişki sorunu yaşamalarıdır. Toplumun 'değer sistemi'yle zihniyet düzeyinde en azından anlamaya çalışmak bir yana içinde bulundukları bu 'yabancılaşma durumu'nu toplumun değerlerini topluma rağmen, istedikleri gibi yorumlamanın/dayatmanın cesaret verici bir imkanı olarak görmektedirler. İbadet özgürlüğü talebini "zorla ibadete zorlamak" şeklinde yorumlama cesareti ve buyurgan edası, bir Fransız aydının Müslümanlarla kurduğu ilişkiden daha çok Müslümanları anlamaya yönelik değil. Günümüzün önemli sosyologlarından, Fransa'da başörtüsü yasağına evet diyen Alain Touraine, en azından devraldığı Fransız laik formasyonun İslamiyeti anlamasına engel olduğunu itiraf edecek kadar özgüvenli duruyor. (Nazlı Ökten'nin röportajından, Radikal, 24 Nisan 2005.) Türkiye'nin AB'ye girmesini desteklemesine karşın başörtüsünün okullarda yasaklanmasını savunan ünlü sosyolog bir sosyolog olarak bunu vatandaşlık-cemaatçilik zemininde bir özgürlük sorunu olarak tartıştığını söylüyor. Her ne kadar Touraine, Bumin'le kıyaslanamayacak kadar tutarlı görünse de başörtüsünün işaret ettiği bu toplumun dinle olan ilişkisi bağlamında buluştuğu ortak nokta, Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliğine verdikleri destek olabilir. Fransızlar gibi dinle pek barışık olmayan Türk seçkinlerinin modernleşmenin son aşaması olarak, dinin etkisizleştirilmesi yönünde AB üyeliğini bir fırsat görüyor olmalarıdır. Batılı entelijansiyanın, Avrupa'nın dünya vizyonun sahip stratejik bir güç olabilmesi için Türkiye'ye ihtiyaç duyması kendileri açısından çok daha geniş tarihi perspektife sahip olduklarını gösteriyor. Fransız sosyoloğun aynı konuşmadaki "Avrupa ile Türkiye'nin bütünleşmesinde, Türklerin bize, küresel bir güç olma olanağı vereceğini düşünüyorum" ifadesi ile dünya görüşümüz ne olursa olsun Türkiye adına hoşumuza gidecek bir unsur bulabilir miyiz? Türkiye'nin AB üyeliği konusunda içerden sık sık duyduğumuz buna benzer ifadeleri bir Fransız, Alman düşünürün, siyasetçinin söylemesi bizim neden hoşumuza gidiyor? Önemli olan, AB'ye girmekle Türkiye bir dünya gücü mü olacak yoksa Avrupa'yı dünya gücü olmaya mı taşıyacak? Soruyu AB adına mı Türkiye ve İslam adına mı soruyoruz? Türkiye'nin bir dünya gücü olma potansiyeli varsa o da Türkleri bu topraklarda var kılan varoluş şartlarına yeniden dönmeleriyle mümkündür. En azından başörtüsü gibi bir ibadeti "baskı aracı" şeklinde yorumlamayacak kadar varoluş şartıyla barışık olarak.
|
|
![]() |
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Sağlık | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |