|
T Ü R K İ Y E ' N İ N B İ R İ K İ M İ |
||
![]() | ||
| Y A Z A R L A R | 14 KASIM 2005 PAZARTESİ | ||
|
|
Lütfedip bir televizyon kanalına konuşan CHP lideri Deniz Baykal, kamuoyunu, "başı açıkların hukuku" konusunda uyarmış. Ben izlemedim, bir yerlerden okudum. Hadi açık söyleyelim, 8 sutun.com'dan okudum. Uyarı görevinin, "başı kapalı olanların hukuku" konusunda ülkesiyle, milletiyle, aydınıyla kötü bir sınav verdiğimiz özel bir döneme rastlaması manidar. Hatta, tuhaf... Baykal, tahmin ettiğiniz üzere, AİHM'nin Leyla Şahin kararını yorumluyor. Buna "yorumluyor" denemez aslında. Başka bir şey yapıyor. O "başka bir şey"in ne olduğuna birazdan geleceğim. Baykal, tamam, kendince haklı gerekçelerle başörtüsü yasağını savunuyor. Üstelik, "yasak" sözcüğüyle tanımlanan şeyin yasak sayılamayacağını, "kural" olduğunu; devletin okullarında ve dairelerinde türban takılamayacağını kurala bağladıysak buna uymamız gerektiğini söylüyor. Elbette güzel ve beliğ konuşuyor da, bunun (başörtüsü yasağının) hangi hukuka istinaden kurala bağlandığını, "hukuk" dediğimiz şey "haklar"dan geldiğine göre, "hak" ihlaline dayalı bir şeyin nasıl olur da "kural" haline getirilebildiğini ve "hukuk"la nasıl ilişkilendirilebildiğini sormuyor. Bunu merak da etmiyor. Baykal'ın bunu niçin merak etmediğini biz de çok merak etmiyoruz. Fakat, açıklamasını öyle bir cümleyle bağlıyor ki, hiç de "mütenasib" değil. Hani, biraz yukarıda, "aslında yorumlamıyor, başka bir şey yapıyor" demiştim ya... Değerli genel başkan tam da onu yapıyor işte. Bakın ne diyor? "Türkiye'nin bir gün başı açıkların sokağa çıkamayacağı ülke haline gelmesini istemeyenlere AKP iktidarına son vermesi çağrısında bulunuyorum." Tabii ki bu bir siyasî temennidir ve bir muhalefet lideri, her fırsatta, her şeraitte bu temennisini dile getirecek, rakibini altetmeye çalışacaktır. Gelgelelim, söylediği iki şey arasında nisbet, yani tenasüb bulunmadığı için, yaptığı yorum siyasî temenni olmaktan çıkıp "başka bir şey"e dönüşüyor. Hadi biraz daha açık konuşalım, münasebetsizlik oluyor. Dünkü Yeni Şafak'ta, Dücane Cündioğlu'nun enfes bir yazısı vardı. "Münasebet 'nisbet' kökünden gelir ve sözcüğün kipi 'isteşlik' (müşareket) bildirdiğinden bir şeyin bir şeye uymadığından ziyade, o iki şeyin de birbirine uymadığına, uygun ve uyumlu olmadığına delâlet eder" diyordu, "Nitekim bu anlamı daha açık bir biçimde ifade eden bir diğer sözcük, nisbet yerine 'tenasüb'den türeyen 'mütenasib'dir. Tenasüb 'karşılıklı olarak uygunluk ve/veya uyumluluk' anlamına gelirken, mütenasib kısaca uygun, uyumlu demektir. Kezâ -küçük farklarla- münasib de öyledir. (....) Şimdi nisbet de, tenasüb de yok! Dolayısıyla münasebet de, mensubiyet de... Öyle ki en nihayet nisbet olmayınca, münasebet de olmuyor, mensubiyet de. İşte bizim trajedimiz burada." Baykal'ın, daha doğrusu CHP'nin trajedisi de burada. "Başı kapalı olanların" hukukunun hiçe sayıldığı bir dönemde, Baykal, başı kapalı olanların başı açık olanlara yapacağını varsaydığı şeyi tartışıyor. İyi de Sayın Baykal, "başı açık olanlara yapılmasından korktuğunuz şeyi" siz niçin başkalarına reva görüyorsunuz? Başı açık olanların hukuku, başı kapalı olanların hukuku diye bir şey olabilir mi oysa! Hukuk, her iki tercih için de bir "güvence"dir. Bir tarafın mağduriyeti sözkonusuysa, o hukuk değildir!
|
![]()
| ||||||||||||||||
|
Ana Sayfa |
Gündem |
Politika |
Ekonomi |
Dünya |
Aktüel |
Spor |
Yazarlar Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın |
| Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi |