T Ü R K İ Y E ' N İ N    B İ R İ K İ M İ
Y A Z A R L A R 14 KASIM 2005 PAZARTESİ
  Ana Sayfa
  Gündem
  Politika
  Ekonomi
  Dünya
  Aktüel
  Spor
  Yazarlar
  Televizyon
  Sağlık
  Karikatür
  Bugünkü Yeni Şafak
 
  Bilişim
  657'liler Ailesi
  Yemek
  Çalışanın Sesi
  Politik Fis-Kos
  Nar-ı Beyza
  Dizi
 
  Bize Yazın
  Abone Formu
  Temsilcilikler
  Reklam
  Künye
 
  Arşiv
Gökhan ÖZCAN

Ciğerimi beklerken...

Evde oturmuş, karaciğerimin kendini yenilemesini bekliyorum. Başımı karaciğerimle derde sokan şey zaten ilaçlar olduğundan, herhangi bir ilaç tedavisi görmüyorum. Sadece dinlenmem ve başımı derde sokacak şeylerden uzak durmam gerekiyor. Karaciğerim kendi işini kendi görüyor ve benim ilaçlar marifetiyle yaptığım tahribatı tamire çalışıyor. Epeyce mesafe almış olmalı ki artık geceleri iyi kötü uyuyabiliyorum. Gündüzlerde de basit mızıldanmalı dinlenme sürecinden çıkarak, nitelikli dinlenme sürecine geçmeyi başardım.

Günümüzde insanların dinlenmeyi boş oturmakla karıştırmak gibi garip bir huyları var. Ben esasen "boş oturmak" lafını ortaya çıkaranların masum insanlar olmadıklarını düşünüyorum. Mesela insanları köleler gibi çalıştırmak için toplum ze-mininde gerekçe üretme misyonuyla kurulmuş bir gizli örgütün mensupları olabilir bu lafı dilimize tıkıştıranlar. Bir kenara oturup kendimize biraz vakit ayırmamızı bize çok görüyor, bunu yaptığımız için kendimizi suçlu hissetmemizi istiyorlar. Oysa gerçek çok başka! İnsan; bedenini dinlenmeye aldığında, zihnini dörtnala koşturma imkanına kavuşmuş oluyor. Düşünmenin, fikretmenin, akletmenin, farketmenin yolu, kendimizi hayatın sersemletici akıntısının biraz dışına, biraz uzağına atabilmemizden geçiyor.

İşin ağrılı sızılı demlerini bir yana bırakırsam, bu imkanı bana bahşettiği için karaciğerime herhalde minnettar olmalıyım. Çünkü bu beklenmedik nekahat dönemi sayesinde, fena halde dağılmış bir ev vaziyeti arzeden iç hayatıma bir nazar etme imkanı buldum. Aslında her şeyin dağılmakta olduğunun uzun süredir farkındayım. Ama el atacak ne vaktim, ne enerjim, ne cesaretim vardı. Oysa şimdi zorunlu olarak bu istikamete akıyorum. Dağılan eşyaları bir bir kaldırıp yerine koyacak kadar çok vaktim var. Enerji ve cesaret, bol vakit karşısında eninde sonunda pes ediyor.

Ancak takdir edersiniz ki iç hayatın te-mizlenip toparlanması küçük duygusal dalgalanmalar ortaya çıkarabiliyor. Önce pencereleri açıp iç hayatınızı görünür hale getiriyorsunuz. Sonra tozlarını alıyorsunuz orada öylece bıraktığınız her şeyin. Küskünlüklerini ortadan kaldırmak kolay değil, o duyguları, o hatıraları, o heyecanları, o özlemleri, her şeyi işte, uzun zaman boyunca canınızın en güzel, en güneşli yerlerinde taşımış, sonra da yüzüstü bırakarak size uymayan bir kargaşanın içine kapılıp gitmişsiniz...

İç hayatımın eşyaları arasında beni şaşırtan pek çok şeyle karşılaşıyorum. Bir şiirin birkaç dizesi, bir filmden bir diyalog, tınısı içe işleyen bir gitar solosu, eski bir yaz akşamı, küçük küçük hatıralar, umutla başlatılmış ruh projeleri... Küçük bir kıvılcım olarak ilk çaktıklarında içimi coşkuyla ve heyecanla kaplayan bu kayıp hazineyi aramak için sonra neden hiçbir gayret göstermemiş, hiçbir adım atmamışım? Onlarla teker teker karşılaşmak şimdi beni yine aynı şekilde heyecanlandırıyor.

Bu tatlı nekahat dönemi en az birkaç gün daha sürecek gibi görünüyor. İç hayatımın eşyalarıyla geçirecek daha epeyce vaktim olacak. Karaciğerim kendini yenilerken, ben de iç hayatıma bir taze bahar çağırmakta kararlıyım.

Biliyorum bütün bu anlattıklarım biraz buruklaştırdı bu "ilk yaz"ıyı.

Ama olsun, onun da damakta bir tadı var.


Geri dön   Mesaj gönder   Yazdır   Yukarı


ALPORT Trabzon Liman İşletmeciliği

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Aktüel | Spor | Yazarlar
Televizyon | Sağlık | Bilişim | Dizi | Künye | Arşiv | Bize Yazın
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak
Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi