|
T Ü R K İ Y E ' N İ N B İ R İ K İ M İ |
||
![]() | ||
| Y A Z A R L A R | 14 KASIM 2005 PAZARTESİ | ||
|
|
Leyla Şahin davasında AİHM'den çıkan son kararın taşıdığı en çarpıcı çelişkilerden birisi -hiç şüphesiz- Avrupa'nın "Okul" hakkında birkaç yüzyıldır oluşturduğu "söylem"e ilişkindir. Hepimiz biliyoruz ki, son kararın subasmasını oluşturan "cumhuriyetçilik" söz konusu olduğunda, akla gelen ilk kurum "Okul"dur. Bu son cümleyi söyle de kurabiliriz: "Okul"suz bir "Cumhuriyet", "dikensiz bir gül"e benzer... İlki olmadan ikincisini düşünmek imkansızdır. Nitekim, "cumhuriyetçilik"in atalarının hepsi hayal ettikleri siyasal oluşumun erdemlerini söze "Okul"dan başlayarak sıralamışlardır. Bunun böyle olması "sistemin" kaçınılmaz bir gereğidir. Eğer bir sistem "Aydınlanma"nın öncüllerinden hareket ediyorsa "Okulsuz" yapamaz. Yerli ve bilahare sömürgelerdeki halk kendisine büyük umutların bağlandığı "Okul"dan geçirilmelidir ki, "bilgi"yi esas alan, gücünü ondan alan bir "Aydınlanma" mümkün olabilsin. Dolayısıyla AİHM hâkimleri, başörtülü bir öğrencinin üniversiteden (bile) uzaklaştırılmasını tabii karşılayarak, Türkiye Cumhuriyeti dolayımıyla atıfta bulundukları "cumhuriyetçi" idealleri "Okulsuz" bırakarak hareket noktasında kendilerinin seçtiği öncülleri karar yazma aşamasında -tutarsız ve çelişkili bir biçimde- yine kendileri tepelemiştir. Biliyorsunuz, "Okul'un inkârı" diyebileceğimiz ve çelişkili bir biçimde yeni "cumhuriyetçiler"de gözlenen bu şaşırtıcı gelişmenin iyi bir örneği yakın zamanda Fransa'da okuldan başörtüsünü defetmek amacıyla hazırlatılan bir "rapor" ve onun ardından çıkarılan yasa idi. Büyük Devrim'den beri "Okul"la yatıp kalkan Fransa, bazı Müslüman öğrenciler söz konusu olduğunda işlerin pekâla "Okulsuz" da yüreyebileceğine kanaat getirmişti. Demek ki "Okul" hakkında yazılıp çizilen, sarfedilen bunca övgü dolu laf, aslında "Okul"un kendinde barındırdığı-taşıdığı erdemlere değil, en başta gelen taşıyıcısının "Okul" olduğuna inanılan bir değerler sistemine övgü imiş.
Aslına bakacak olursanız, işlerin buraya varacağı, "cumhuriyetçi ve laik okul"un kurucusu Jules Ferry'nin aynı zamanda sömürgeciliğin önde gelen bir savunucusu olmasından belliydi zaten. Dünyada bugüne kadar gelmiş geçmiş en kararlı "cumhuriyetçi laik" olan III. Cumhuriyet'in Ferry'si aynı zamanda İnsan Hakları'nın "aşağı sınıflar" için yazılmadığını ve kendilerinin birinci ödevinin uygarlığın ışığını sömürgelere götürmek olduğunu söyleyecek kadar ipin ucunu kaçırmış biriydi. (Benzetmek gibi olmasın ama o da, bugünlerde "Cumhuriyet"i ağzından düşürmeyen Sarkozy gibi "sokaktan" hiç haz etmezdi!) Fransa tabii ki tamamı ruhunu "ayrımcılık"a kaptırmış insanlardan oluşan bir ülke değil. Hatta tam tersine, Ferry'nin hikayesi de içinde olmak üzere Fransa'nın kirli defterlerini bize anlatan en başta zaten Fransızlar. İşte bu çerçevede, iki yıl kadar önce yayınlanmış ve benim ancak yeni elime geçen ve sizi de haberdar etmek istediğim bir metin "Paris banliyöleri"nde "unutulan Okul"u o kadar öğretici bir biçimde açıklıyor ki... "Cumhuriyetin Kalesi" olarak anılmış bir kurum "ayrımcılığın kalesine" nasıl dönüşür, o kadar güzel ahlatılıyor ki... Öyle bir "Okul" ki, sosyal eşitsizliğin beraberinde getirdiği adaletsizliğin de ötesine geçerek doğrudan etnik-dinsel düzlemde ayrımcılık üzerine kurulmuş. "Okul yoksa umut da yok" diye düşünegelmiş "cumhuriyetçiler" kendi ilkelerine nasıl olup da bu derece "ihanet" edebiliyorlar, anlamak mümkün değil gerçekten. Yarınki yazıda devam edelim.
|
![]()
| ||||||||||||||||
|
Ana Sayfa |
Gündem |
Politika |
Ekonomi |
Dünya |
Aktüel |
Spor |
Yazarlar Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın |
| Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi |