T Ü R K İ Y E ' N İ N    B İ R İ K İ M İ
D Ü Ş Ü N C E   G Ü N D E M İ 18 KASIM 2005 CUMA
  Ana Sayfa
  Gündem
  Politika
  Ekonomi
  Dünya
  Aktüel
  Spor
  Yazarlar
  Televizyon
  Sağlık
  Karikatür
  Bugünkü Yeni Şafak
 
  657'liler Ailesi
  Bilişim
  Çalışanın Sesi
  Diziler
  Düşünce Gündemi
  Kültür-Sanat
  Nar-ı Beyza
  Okur Sözcüsü
  Röportaj
  Sinema
  Yemek
 
  Bize Yazın
  Abone Formu
  Temsilcilikler
  Reklam
  Künye
 
  Arşiv

  Yeni Şafak'ta Ara
 

YÖNETEN:
Yusuf KAPLAN


Medyatik Kolonyalizmi Deşifre Etmek

11 Eylül'den bu yana Batılıların, tarih boyunca, başka kültürlerle ve toplumlarla adalet, hakkaniyet, barış ilkeleri çerçevesinde ilişki kurmayı başarması bakımından sicili en temiz olan İslâm gibi bir dini ve medeniyet kaynağını, sadece kendi çıkarlarının ve hegemonyalarının önündeki en büyük engel olarak görmeleri nedeniyle öte-kileştirmeleri, şeytanlaştırmaları, bugün Fransa'da yaşanan tatsız olayların arkaplanında yatan en temel ve belirleyici itici güçtür.

Batılıların kendileri dışındakileri tek tip bir kültür dayatarak ötekileştirme ve diğer kültürleri asimile etme çabalarının, bugün, medyatik kolonya-lizm üzerinden çok daha şiddetli ve şiddet üreten bir dille sürdüğünü görüyoruz.

Bugün Düşünce Gündemi'nde Türk basınında hiç gündeme alınmayan bu konuyu, Fransız medyasının Fransa'daki ayaklanmalara bakışından kalkarak, bu meseleyi Türkiye'de en iyi bilen, hem fiilen Fransız basınında görev yapan, hem de medya teorisiyle ilgilenen seçkin bir ismin yazısıyla Türkiye gündemine taşıyoruz: Ragıp Duran, yazısında, Fransız medyasının Fransa'daki olaylara yaklaşımını derinlemesine analiz ederken, nefis bir medya arkeolojisi yaparak, özelde Fransız medyasında, genelde Fransız yöneticilerinde ve toplumunda hâkim olan İslâm düşmanlığının, ırkçılığın, ayırımcılığın haritasını çıkarıyor. Böylelikle Ragıp Duran'ın analiziyle medyaya ayna tutuyor ve Fransız medyasının, dolayısıyla Fransızların -genelde- Fransa'da yaşanan olaylara nasıl ve niçin fransız kaldığı sorusunun cevabına ilişkin dikkate değer ipuçları yakalamış oluyoruz.

Bu arada, Düşünce Gündemi'nin yayın günlerinin Çarşamba, Perşembe, Cuma ve Cumartesi günleri olarak belirlendiğini de hatırlatmış olayım.


Irkçılık, İslamiyet Düşmanlığı ve Dışlama
Fransız medyası banliyöleri nasıl yaktı ?

Fransa'da yaygın medya sadece son üç hafta içinde değil, yıllardır Afrika ve Arap kökenli banliyölü gençlere dışarıdan jakoben gözlüklerle bakıyor. 'Onlar' 'tamamen Fransız' değiller ayrıca 'sapık ve ahlaksız' 'araba yakıcıları'

Ragıp
Duran
Fransız medyası, Türkiye medyasından, medya mülkiyeti ve dolayısıyla yayın politikaları açısından bazı farklılıklar gösteriyor. Orada da medya, siyasi-iktisadi-ideolojik elitin yönetim ve denetiminde. Ama Fransız Silahlı Kuvvetleri'nin bu egemen üçgende, medyada, Türkiye'deki kadar rolü ve ağırlığı yok.(1)

Fransa'da Mitterrand zamanında çıkmış olan yasalara ve Avrupa Konseyi'nin tavsiye kararları ile AB müktesabatına rağmen (2) medyanın mülkiyet yapısı oligopol oluşturuyor. Son 20 yıldaki özelleştirmeler nedeniyle, inşaat-beton şirketi Bouyges, silah şirketi Matra, sivil ve askeri uçak üreticisi Dassault Fransa'da televizyon, radyo, günlük gazete ve kitap yayıncılığı sektörlerinde son derece etkili bir konumdalar. Ateşli Banliyö Ayaklanmasının ikinci haftasında Strasbourg'da, hem görsel-işitsel medya organlarını, hem de günlük gazeteleri izleme olanağım oldu. Medyatik gerçeğin bu yeniden üreticileri ile Fransız meslektaşlar ya da Fransız yurttaşlarıyla yaptığım sohbet ve edindiğim izlenimler arasında aslında çok önemli bir fark da yoktu. Banliyödeki piroman gençlerle bizzat görüşme imkânım olmadığı için onların hissiyatının medyada ne kadar yer aldığını saptamak güç. Ama bu konuda zaten yeterli yayın yapılmadığını herkes kabul ediyor.

KULLANILAN DİL VE SÖYLEM

Le Monde ve Libération, ayaklanma boyunca, nispeten daha temkinli, daha somut bir izleme-aktarma yöntemi benimsedi. Mesela Libération, manşetten verdiği 'Banliyölerin Kadınları' temalı geniş çaplı araştırmasında, isyancı gençlerin ablaları, teyzeleri, yeğenleri ve anneleriyle yaptığı söyleşileri yayınladı. Dolaylı da olsa, gençlerin istek, talep ve haleti ruhiyelerini onlar aracılığıyla az da olsa öğrenebildik.

Radyo, televizyon, gazete olsun, tüm haberlerde önemli noktalardan biri de kullanılan dil. Çünkü banliyö gençliği için 'Göçmen çocukları', 'Müslümanlar', 'Araplar', 'Afrikalılar', 'Banliyölüler', 'Araba yakanlar' gibi çeşitli sıfatlar kullanılıyor. Hepsinin de kaçınılmaz olarak ideolojik bir anlamı, çağrışımı var. 'Banliyölü gençler' en doğru deyim olsa gerek.

İçişleri Bakanı Nicholas Sarkozy'nin bu gençlere 'Serseri', 'Ayak takımı' diye hitap etmesi benim izleyebildiğim kadarıyla sağcı 'Le Figaro' hariç tüm medya tarafından kınandı.

Kimi köşe yazılarında ve değerlendirmelerde daha vahim deyimler de kullanıldı: Sapıklar, yağmacılar, ahlaksız ve ilkesizler (Bkz. Acrimed, P.Champagne'ın 'Medyanın Banliyö Vizyonu').

'Le Figaro daha da ileri gitti: 'Şiddette İslamiyet'in Rolü' başlıklı bir başyazı yayınladı. Haberlerinde kullandıkları dil, başlık ya da spota çıkardıkları olaylarda da bu 'İslamiyet Karşıtı' hatta düşmanı tutumu görmek kolaydı. Bir semtte gençler arabaları yakarken, 'Burası Bağdat!' diye slogan atmaları Figaro muhabir ve editörlerini çok heyecanlandırmış olsa gerek ki ertesi günkü yorumlarında, bu gençlerin 'Müstakbel ve potansiyel El Kaide militanları' olabileceklerini bile yazabildi.

YENİ BİR NİTELEME: GÖRÜNEBİLİR AZINLIK

Ne var ki bu kez yeni bir sıfat, yeni bir niteleme, bir deyim duydum: Görünebilir Azınlık!.

Derilerinin rengi farklı olması nedeniyle banliyölerde yaşayan 3. hatta 4. kuşak Kuzey ve Batı Afrikalılar, Araplar 'Görünebilir Azınlık' olarak nitelendi kimi medya organlarında. Derisinin rengine göre yapılan bu ayrımcılık, ırkçılığın ilk işareti olsa gerek. Belki de 'görünebilirlik', umutsuzluğun koyu rengini gece karanlığında kızıl alevlerle aydınlatma girişimi olarak kullanıldı.

Banliyöleri betimlemek için sık kullanılan bir deyim de 'Hassas bölgeler'. Çünkü Paris'in zenginler semti 16. Mahalle 'Duyarsız Bölge'. Daha açık davranan sağcı basın 'Hukuksuzluk Bölgeleri' diye de niteledi kuzey banliyölerini. Hiçbir gerçeğe dayanmayan bu deyimlerin yaygınlaştırılması, basmakalıp ifadelerin güç kazanmasına hizmet ediyor.

Fransız medyası, dünya egemen medyasının bir parçası, Fransızca yayın yapan şubesi olması itibariyle, banliyö gerçeğinden uzak. Mülksüzler, yoksullar, dışlanmışlar, kimi yerde çoğunluğu oluştursa bile, elit medyanın ilgi ve yayın alanına girmiyor, giremiyor. Her gazetede olduğu gibi Fransız gazetelerinde borsa, iktisat-maliye adı altında egemenlerin iş dünyasına sayfalarca yer ayrılır, keza spor ve magazine geniş yer verilir ama yoksullar, mülksüzler ve yabancılar ancak egemen değerlere göre olumsuz bir şey yaptıkları zaman haber olabilir.

JAKOBEN, MİYOP VE ASTİGMAT

Sonuç olarak egemen Fransız medyası, banliyö ayaklanmasına devlet, hükümet ve muhalefetin jakoben gözlükleriyle baktı, bakıyor.(3) Gençleri anlamaya çalışmıyor. İçeriden değil, dışarıdan bakıyor. Zaten belki de bu nedenle banliyö gençliği röportaja, haber almaya gelen gazetecileri mahallele-rine sokmuyor, onları kovalıyor. Fransız egemen medyası, sistemin yarattığı işsizlik, dışlanmışlık ve umutsuzluğun doğurduğu sembolik şiddete karşı, araba yakarak fiziki şiddetle yanıt vermesini kabul etmese bile anlamaya bile çalışmıyor. Gençleri 'asimile olamayanlar' olarak algılayan egemen medya, bu ayaklanmanın Fransa'nın sömürgeci geçmişi, 11 Eylül sonrası dünyada ve Avrupa'da gelişen güvenlik/özgürlük dengesizliği, yükselen İslami radikalizm, Le Pen'in yaygınlaşan ırkçılığı ile dolaylı etki ve ilişkilerini görmezden geliyor. Hele son dönemde eylemlere, işsiz beyaz Fransızların, pardon 'Tamamen Fransızların' da katılımıyla meselenin sınıf çatışması haline dönüşmesini ise tamamen pas geçiyor. Her toplumsal olay, izleme ve aktarma açısından, aynı zamanda medya için de bir sınav oluyor.

BEYAZ ARAP ELKABBACH'TAN İNCİLER

Paris'te belli başlı TV kanalları, radyo istasyonları ile gazete idarehanelerinin merkezleri hep şehir içinde. Bu medya organlarında gazeteci olarak çalışanlardan da o kuzeydeki yoksul banliyö semtlerinde oturana hiç rastlamadım. Banliyöde yaşayanları en iyi yine banliyöde yaşayanlar anlayabileceği için bu semtlerde yaşayan insanların arasında kaç muhabir, kaç editör, kaç gazeteci olduğuna bakmak gerekir. Bakıyoruz da göçmen çocuğu, Arap, Müslüman kimliğini muhafaza eden herhangi bir gazeteciye rastlamak mümkün değil Fransız medyasında. Ama mesela yılların gazetecisi, Arap kökenli Jean-Pierre Elkabbach -ki çok üst düzeyde medya yöneticiliği de yaptı- Europe 1 radyosunda İçişleri Bakanı Sarkozy (2 Kasım), Paris Belediye Başkanı Delanoe (4 Kasım) ve Cumhuriyet Ombudsmanı Jean-Paul Delevoye ile gerçekleştirdiği söyleşilerde aşağıda aktardığım deyim ve cümleleri kullandı:

- Uzun beyaz etekli sakallı adamlar, İslami güvenlik teşkilatı (Olayların ilk patlak verdiği Clichy'de gençleri sakinleştirmeye çalışan yaşlı Müslümanları kastediyor)

- Allah-ü Ekber diye bağırıyorlardı

- Gençleri sükûnete davet eden din adamları köktendinci mi?

- Şans Eşitliği Bakanı Aziz Beggag'ı çağırsaydınız, o Arapça biliyor. (Sanki banliyödeki gençlerin hepsi sadece Arapça biliyor)

- Onlar... (Banliyödeki gençleri kastediyor)

Her iki söyleşide Elkabbach, bu deyim ve cümleleri kullandığı için Sarkozy ve Delanoe tarafından eleştirildi. Egemen medyanın sözcüsü , hükümet ve yerel yönetim temsilcilerinden de ileri gitmişti. Medya iktidarının kibri... Ancak üçüncü söyleşide, yani Elkabbach'ın Cumhuriyet Ombudsmanı'yla yaptığı söyleşide bu kez Delevoye ayrımcı hatta ırkçı deyimler kullandı. El Kabbach da sustu:

- İşe alınmada etnik köken gibi engelli durumlar yerine iş yapma kapasitesine bakmak lazım

- Tamamen Fransız olan yurttaşlarımızı da üzen bir durum

Benim nispeten düzenli ve yakından izleyebildiğim ikinci hafta boyunca Fransız medyası, aslında tıpkı hükümet ve muhalefet gibi, banliyö ayaklanmasının derin nedenlerini deşmeye cesaret edemedi. Radyo ve televizyonlar haber bültenlerinde zaten sadece olup biteni aktarmakla yetinirken, esas fikri ve siyasi tartışma ve derinlik televizyonlardaki tartışma programlarında, gazetelerde ve haftalık dergilerdeydi. Haftalık dergilerden patetik bir örnek: 68 kuşağından ayrıca Jean-Paul Sartre'ın çevresinde işe başlayıp daha sonra Yeni Filozofluğa (Post-modernizmin ilk fikri akımı) şimdi de medyatik filozofluğa soyunan Bernard-Henri Lévy (Adı lüks çanta markası gibi kısaca BHL olarak anılır) 3 Kasım tarihli Le Point dergisindeki köşesinde 'Clichy olaylarını anlamak için Charles Beaudelaire, Walter Benjamin ve Louis Aragon'u yeniden okumak lazım' diye yazdı. Bu üç önemli yazarın üçü de göçmen işçi çocukları, banliyöde yaşamış çağdaşlarımız ve ya Afrikalı ya da Arap, değil mi?! Arabalar cayır cayır yanarken alevlerin ışığında şiir, roman ve sosyolojik inceleme okumak ne kadar da romantik...
( Fransız Libération Gazetesi'nin Türkiye Muhabiri)

Geri dön   Mesaj gönder   Yazdır   Yukarı


ALPORT Trabzon Liman İşletmeciliği

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Aktüel | Spor | Yazarlar
Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak
Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi