|
T Ü R K İ Y E ' N İ N B İ R İ K İ M İ |
||
![]() | ||
| Y A Z A R L A R | 18 KASIM 2005 CUMA | ||
|
|
Söğüt'te göreceğimizi görmüş, duyacağımızı duymuş, çıkınımızı denkleyip yola düşmüştük ki civar köylere de uğramaya vakit olsun. Köyler birbirinden güzel görünümlü. Ve nüfuslarıyla da o ölçüde şaşırtıcı. Savcıbey'de 67 kişi yaşıyor, Rızapaşa'da 58 kişi ve Gündüzbey'de sadece 40 kişi. Önce Dursun Fakıh'a uğramalı. * Dursun Fakıh, Şeyh Edebalı'nın talebesi ve damadı. Osman Bey'le bacanak. Osmanlı'nın Edebalı'dan sonraki kadısı. Devlet bağımsızlığının bir nişânesi olarak, Osman Bey adına ilk hutbeyi Karahisar'da okuyan Dursun Fakıh, seferlerde askerlerin imam hatipliğini yapar, vaazlar verirmiş. Türbesi Küre Beldesi'nde görkemli bir tepe üzerinde. Yol ayrımında bir vatandaş bekliyordu. El etti, durduk. - Ne tarafa? - Hamitabat'a. - Gel gidelim, yalnız bir çayını içeriz. - İstediğiniz çay olsun. Önce türbeye uğradık. Sis öyle yoğun bir şekilde kaplamış ki dağların arasını, gören deniz gelmiş sanır. Hani bir sandal yap, içine atla, sür bayırdan aşağı. Bir toplayan çıkar nasılsa. Böyle bir hadisenin Artvin'in bir köyünde geçtiği rivayet olunur. HİKÂYE İÇİNDE HİKÂYE Hemşehrimiz Hayrettin Kaya'nın acelesi yoktu. Yahut belli etmiyordu. Yolda sohbeti koyulaştırdık. Herkesin bir şiiri yoksa da esaslı bir hikâyesi var. (Asaf'a rahmet.) " İstanbul'da nasıl yaşıyorsunuz" diye sordu, "Aşırı kalabalık, kargaşa... Her gün bir hadise..." Biz dedik, çıktık işte buralara geldik, birkaç günlüğüne de olsa temiz hava alalım diye. Fakat önce sen anlat, burada hayat nasıl? Hayvancılık yapıyormuş, yüz küsur koyuncağızı varmış. Rahmetli babası hapse girince... Buyurun bakalım, hikâye içinden hikâye doğuyor. Kelile ve Dimne misali. İnsan milleti bir hapis lakırdısı duymasın, hemen sebebini merak eder. Ikınır, sıkınır, bir yolunu bulur ve mutlaka sorar. * Sebep neydi? Bu dağlarda şeytan bile değneksiz gezmez düşüncesiyle, babası ufak bir tabanca almış vaktiyle. Bahçede çalışırken, bir çocuk gizlice alıp kurcalamış ve arkadaşını vurmuş. "Babam kendini savunamadı bile." Netice hapis. KUŞ GRİBİ BİZE YARADI İşler nasıl diye sorduk, "Şükür" dedi. "Bu kuş gribi bizim işimize yaradı, hayvan fiyatları arttı." Et konusundan süte, peynire geçtik. "Bizim komşu köyde çok güzel keçi peyniri olur" demesin mi? - Bulabilir miyiz? - Buluruz. Dediği köy, birkaç türkü mesafesinde. Kasette Tuncay Dağlı, Söğüt türküleri söylüyor. İlginçtir, "Söğüdün erenleri, çevirin gidenleri" çalarken bizi yoldan çevirmişti. TUZAKLI'DA BİR TUZAK Tuzaklı'ya gittik, kahveye girip selâm verdik. Niyetimiz önce birer çay içmek. İçeride muhtar ve beş altı köylü oturmuşlar, bir şeyler yazıp çiziyorlar. Ortada soba çıtır çıtır. - Hayırdır Hayrettin, ne iş? - Hayır hayır. - Niye geldiniz? Hayrettin bu soruyu biraz garipsedi. - Ne demek niye geldiniz? Geldik işte. Çay içmeye. - Var mı öyle çat kapı gelmek? - Hesap mı vereceğiz? - Muhtara söyleyeceksin tabii. Rapor vereceksin. - Ne o fotoğraf makinesi falan? - Arkadaşlar gazeteci. Biz bu konuşmaları şakalaşma olarak düşüneduralım, elde uzun namlulu tüfek gibi duran fotoğraf makinesi korkutmuş onları. Sonradan öğrendik. - Ha öyle mi? Hoşgeldiniz, hoşgeldiniz. - Hoşbulduk, hoşbulduk. Çayları içtik çıktık. Yakın arkadaşımın dediği evin önüne gittik, peynir yok. Bir başkasına sordu, onda da kalmamış. Geri dönüp kahve önüne geldik. JANDARMAYA HABER O sırada öğrendik ki muhtar jandarmaya telefon etmiş. "Köyümüze birileri geldi, ellerinde fotoğraf makinesi var." Hayrettin'in tepesi attı ama sükûneti muhafaza ediyor. Ben de aklımdan kırk çeşit düşünce geçiriyorum, yine de muhtar ve köylülerin fotoğraf makinesinden korkmalarına bir anlam veremiyorum. Niye -Söğüt deyimiyle- karacalar kütüğü gibi karardıklarını anlayamadım. Jandarma komutanı ne dedi acaba? Makinenin markasını sormuş olabilir. Dijital mi değil mi, onu merak etmiş olabilir. "Madem öyle siz de bir makine bulup onların resmini çekin" dese yeri. Kaldı ki biz o soğukluğu görünce, kahvedekileri çekmemiştik. Neyselerden bir buket yapıp dönüşe geçtik. O İŞ BİZE UZAK Bilecik'e geldiğimizde, köy köy dolaşıp keçi peyniri bulamayışımızı ve muhtarın jandarmayı aramasını, gazetemizin temsilcisi Yılmaz Aytaş'a anlattık. "Haa..." dedi, "onlar sizi defineci sanmıştır." Bu sefer biz "haa" dedik. "Gelip gündüz tespit yaparlar, karanlık çökünce de kazma kürekle işe koyulurlar. Buralarda bu işe emek veren çoktur." Osmanlı toprağı ya... Taşı toprağı altın sanılıyor demek. Flu olan görüntü birden netleşti. Muhtara hak vermek geldi içimden. Geldi ama hemen bir ayna bulup defineciye benzeyip benzemediğime bakmak istedim. "Adama sormuşlar, filancayı nasıl bilirsin? Kendim gibi demiş. Ya ötekini? Onu da." İyi demiş.
|
![]()
| ||||||||||||||||
|
Ana Sayfa |
Gündem |
Politika |
Ekonomi |
Dünya |
Aktüel |
Spor |
Yazarlar Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın |
| Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi |