|
T Ü R K İ Y E ' N İ N B İ R İ K İ M İ |
||
![]() | ||
| Y A Z A R L A R | 19 KASIM 2005 CUMARTESİ | ||
|
|
Oscar Wilde "İnsanın önünde iki trajedi vardır" der: "İlki, arzularının tatmin olmaması; ikincisi ise olması." İç gözlemlerinin sesine kulak verebilmeyi başarmış okurların çoğu, sanırım bu tesbiti tasdik etmekte zorlanmayacak ve her iki halde de insanın trajedisinin devam ettiğini, kimbilir belki de hiç tereddüt etmeden onaylayacaklardır. Şahsen ben de ne zaman kendimi duygularımın salınımına bıraksam, bu tasdik duygusunu yaşarım. Söz suretinde hakikatime çarpanı görmem, çarpılan ben olduğum için olsa gerek kendimi de görmem. Görüp algıladığım sadece çarpışmanın şiddetidir. İş işten geçmiştir ve ne yalan söyleyeyim, iş işten, benim için hep geçmiştir zaten. İşin, yani olanın, yapılanın her zaman algılarıma nisbetle kahrolası bir önceliği vardır. Ben sonrayımdır, daima sonra olan, sonra gelen benimdir. Bu nedenle çarpışmanın şiddeti azalmadıkça, yok olmadıkça, ne çarpanın, ne çarpılanın farkına varmam. Aslında farkına da varılmamalı, varılamamalı, bir tek o şiddeti duyumsamakla yetinmelidir. Ne olup bittiğini anlamadan şaşkın şaşkın gözleri göğe dikmek, utanılacak bir durum değildir. İnsanîdir çünkü. İnsan olmaktan utanmamalıyız; pek tabii ki şaşmaktan da, şaşakalmaktan da... Ne var ki şaşkınlığın tadını çıkardıktan sonra, o da eğer gerekli hürmetin gösterileceği biliniyorsa, Hz. Akıl devreye (dairenin içine) girer ve çarpışmanın kendisini nazar-ı itibara almak yerine, gözünü, çarpışmaya yol açana, çoğunlukla çarpana diker. Belki sonra da dönüp dikkate alınmayacağını bile bile çarpılana kendince bir-iki öğüt verir. Siz, duyguların mahremiyet bölgesine girmesinin akla niçin yasaklandığını sanıyorsunuz? Onun sınırları vardır ve sınırlarının ötesine geçemez, geçmemelidir. Duygular nasıl ki tutarlılığı, tutarsızlığı umursamazsa, Hz. Akıl da aynı şekilde duyguların o çocuksu tepkilerini ciddiye almayı beceremez. Birbirlerini anlamaları (anlaşmaları) yasaktır; zira anlama edimi aynı soydan olanlar arasında gerçekleşir. Ötekini -öteki kaldığı sürece- anlamak zor değil, imkânsızdır bu yüzden. İnsanın trajedisi ne tek başına arzularının tatmin olmasındadır, ne de olmamasında; bilâkis trajedi, olup olmamanın ta kendisindedir. Bizim ilim ve irfan geleneğimizde, insan nefsinin mertebeleri tasnif edilirken her mertebe bir terimle adlandırılır. (Tasnifler itibarî olduğundan biz burada sadece üçlü tasnifi dikkate alacağız.) En altta 'nefs-i emmare' yer alır ki "arzuların tatminsizliği" (eksiklik), işbu nefsin sıfatıdır. Böylelikle 'tatminsizlik' mertebesine -Kur'an'dan istifadeyle- 'nefs-i emmare' adı verilmiştir. En yukarıda 'nefs-i mutmainne' yer almaktadır ki daire tamamlanmış, çamurlu dünya arkada bırakılmış ve ulaşılan kemâl sayesinde sarsılması mümkün olmayan bir huzura erilmiştir ki "arzuların tatmini"ne (bütünlük) karşılık gelen mertebe işbu bu mertebedir. Bu mertebelerden ilki tabiî ve hayvanî, ikincisi ise ilahîdir ve esasen her iki halde de trajediden sözedilemez. Salt tatminsizlik trajedi değildir. Çünkü hiçbir hayvan trajik bir hayat yaşamaz. Hayvanlar trajik olanı göremezler de. Tatmin hâli de böyledir ve hiçbir insan 'insan' olarak kaldığı sürece tamamen 'tatmin' (bütünlük) mertebesine çıkamaz. İlahî olanda trajedi yoktur. Çünkü kemâlde trajedi yoktur; trajedi kâmilin değil, mükemmelin (kemal isteyenin) halidir. Kemâl kip itibariyle durum bildirir, mükemmellik ise oluş. Demek ki trajedi durumda değil, oluşun kendisinde. Tanrı mükemmel değildir; kemâle ermemiştir; bilâkis O, zâten (zâtı itibariyle) kâmildir. Arzularımız hiç tatmin olmasaydı -ki bu mümkün değildir- trajik bir durumda olmazdık. Buna mukabil bütün arzularımız tatmin olsaydı -ki bu da mümkün değildir- yine trajik bir halde olmazdık. Nefsin negatif kutbu olmak itibariyle hem 'nefsi-i emmare' düzeyinde, nefsin pozitif kutbu olmak itibariyle hem de 'nefs-i mutmainne' düzeyinde trajedi arama çabaları beyhudedir. Salt pozitif olan veya salt negatif olan çelişki üretmez; dolayısıyla çelişkinin olmadığı yerde trajedi de olmaz! Her iki mertebenin ortasında 'nefs-i levvame' vardır; insan olanın, insanî olanın mertebesi... O ne nûrdur, ne de nâr; o ne cennettir, ne de cehennem; o tek kelimeyle a'raftır, berzahtır, sırattır; trajedidir yani. Suçluluk duyan, kendini kınayan, tatmin olduğunda tatminsizliği, tatminsiz olduğunda ise tatmini arayan bir varlığın halidir nefs-i levvame. Sonrasız değilim; aksine ben sonrayım! Hatırlatmam gerekirse, Cemil Meriç de sonrasız değildi.
|
![]()
| ||||||||||||||||
|
Ana Sayfa |
Gündem |
Politika |
Ekonomi |
Dünya |
Aktüel |
Spor |
Yazarlar Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın |
| Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi |