T Ü R K İ Y E ' N İ N    B İ R İ K İ M İ
Y A Z A R L A R 20 KASIM 2005 PAZAR
  Ana Sayfa
  Gündem
  Politika
  Ekonomi
  Dünya
  Aktüel
  Spor
  Yazarlar
  Televizyon
  Sağlık
  Karikatür
  Bugünkü Yeni Şafak
 
  657'liler Ailesi
  Bilişim
  Çalışanın Sesi
  Diziler
  Düşünce Gündemi
  Kültür-Sanat
  Nar-ı Beyza
  Okur Sözcüsü
  Röportaj
  Sinema
  Yemek
  Zamanda Yolculuk
 
  Bize Yazın
  Abone Formu
  Temsilcilikler
  Reklam
  Künye
 
  Arşiv

  Yeni Şafak'ta Ara
 

Mustafa ÖZEL

Medeniler ittifak etmez, yok ederler!

Medeniyet kavramı Doğu Bloku'nun çöküşüyle tek süper gücün kaldığı dünyada gerilimi medeniyetler arenasına taşımak amacıyla tezgaha sürüldü. Diyalog ise, bu gerilimde içeriden müttefik arama girişimidir

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, bir Türk kızının Türkiye'deki bir üniversitede başörtüsüyle okuyamayacağına karar verdi. AB üyeliğini bir tür "medeniyetler diyalogu" sayanlar sıkıntılı. Karar açıklanmadan önce yayımlanan Altınoluk dergisinin Kasım 2005 sayısına verdiğim mülakatta tam da bu konuları ele almıştık. Soru-cevap formatını hiç bozmadan, fakat biraz kısaltarak sunuyorum:

Avrupa Birliği bir medeniyet projesi midir? Öyle ise, Türkiye'nin AB üyeliği "medeniyetler arası bir ittifak" mı olacaktır? Yoksa, bir medeniyetin diğerine biatı mı söz konusudur? Tabii, her şeyden önce "medeniyet" kavramından ne anlamamız gerekir?

Üzerinde kesin olarak anlaşılmış bir medeniyet tarifi yoktur. Benim tarifim şu: Medeniyet, bir dünya görüşünün sosyo-politik bir sisteme dönüşmesidir. Dünya görüşünü oluşturan ya bir din, yahut din benzeri bir sosyal felsefedir. Bu din veya felsefenin "evrensel" nitelikte olması, yani bütün insanlara hitap etmesi gerekir. İslam, Hıristiyanlık, Budizm, Konfüçyanizm gibi. Konfüçyüsçülük, metafiziği olmayan bir toplum felsefesidir. Metafizik temelli Taoculuk ise dine daha fazla benzediği halde, Çin medeniyetinde Konfüçyüsçülüğün oynadığı rolü oynayamamıştır. Niçin? Çünkü medeniyet son kertede kültür temelli bir 'siyasa'dır. Moğollar etkili bir sosyo-politik sisteme sahip oldukları halde, evrensel bir dünya görüşüne sahip olmadıkları için, bir medeniyet kuramadılar. Taoizm ise, evrensel bir dünya görüşü olmakla beraber, bir politik sistemle bütünleşmediği için medeniyet oluşturamadı.

MEDENİYETİN YAPI TAŞLARI

Medenî tarihin iki temel göstergesi yazı ile şehir hayatıdır. Medenilik, medine (şehir) hayatı yaşamak demektir. Şehir, kendine yeterli bir sosyal birim değildir. Mutlaka dışarıdan beslenmesi gerekir. Bunu teminat altına alan mekanizmaya bürokrasi diyoruz. Yazısız bürokrasi olmaz. Medeniyet tarihçileri medeni tarih boyunca 30 dolayında medeniyet yahut uzun ömürlü sosyo-politik sistem tespit ediyorlar. Bunların ortak yanı, güçlü bir yönetim mekanizması ve bu mekanizmayı yönetilenler nezdinde meşrulaştıran bir dünya görüşüdür. İnsanoğlu anlamalı ve inanmalı ki, itaat etsin!

ORTAK BİR VİCDAN OLUŞMALI

Uzun ömürlü bir sosyal sistemin ortaya çıkması için, önce bir dünya görüşünün geniş bir coğrafyaya yayılması, farklı diller konuşan çok sayıda insan için hem bir akletme tarzı, hem bir vicdan haline gelmesi gerekir. Bu bakımdan milattan önceki 6. yüzyıl önemli bir uğraktır. Düşünce tarihçilerinin "Eksen Çağ" adını verdikleri bu yüzyıldan itibaren, doğudan batıya doğru, Çin'de Konfüçyüs, Hind'de Buda, İran'da Zerdüşt, Orta Doğu'da muhtelif İbrahimî peygamberler, Ege çevresinde filozoflar zuhur etmiştir. Bunların görüşleri birkaç yüzyıl boyunca geniş coğrafî alanlara yayılmış, ancak ondan sonra uzun ömürlü sosyo-politik sistemler kurabilmek mümkün olmuştur. Çin'de MÖ 221'de kurulan Han devleti, bir bakıma bugün hâlâ devam ediyor. Aradan geçen 2226 yılda, Tang, Sung, Ming, Mançu gibi yerli veya yabancı hanedanlar, Konfüçyen dünya görüşünün mümkün ve meşru kıldığı bir sistemi devam ettirmişlerdir. Mao başkanlığındaki Komünist rejim bile bu gerçeği değiştirememiş, belki geçici bir kesintiye uğratmıştır.

Aynı şekilde Budizmin Hind kıtasında (Evet, Hind bir alt-kıta değil, başlı başına bir kıtadır!) sağlam bir anlam dünyası oluşturmasından sonradır ki Asoka devleti kurulabilmiştir. Zerdüştilik yayıldıktan sonra İran'da Sasanî siyasası, Yunan filozoflarının görüşleri yayıldıktan sonra Makedonya'da İskender devleti, ardından Roma imparatorluğu gündeme gelebilmiştir. İslamiyet Arap, Fars ve Türklerde bir inanç olmanın ötesinde, kolektif bir akıl ve vicdan olmaya başladıktan sonra Abbasî, Safevî ve Osmanlı siyasaları vücut bulmuştur. Bizim bugün medeniyet kelimesiyle anlatmaya çalıştığımız gerçeklik, bunlardan farklı bir şey değildir.


Vahşete fetva

Aydınlanmanın temel mesajlarından biri: Vahşet, hırs, açgözlülü olmadan modern medeniyet olmaz

Buraya kadar hiç Batı medeniyetinden söz etmediniz. Bir kastınız mı var?

Yunan ve Roma'dan söz ettim, fakat modern Batı medeniyetinden söz etmedim. Medeniyeti, bir dünya görüşünün sosyo-politik bir sisteme dönüşmesi olarak tanımladık, fakat sistemin gayesi üzerinde durmadık. Böyle bir sistem oluşturmaktan maksat, insanları huzur içinde yaşatmak, onları tabiata ve diğer toplumlara karşı korumaktır. Medeniyet bir yaşama ve yaşatma sanatıdır. Modern medeniyetin hakim vasfı ise yaşatma değil öldürme olduğundan, bu kelimeyi kullanmada tereddüt ediyorum.

18. yüzyıla kadar, Avrupa dahil dünyanın her yerinde, vahşet, hırs, açgözlük, kıskançlık gibi nitelikler bol miktarda mevcuttu. Fakat bütün dinler bu nitelikleri ayıplıyor, insanları bunlardan kurtulmaya çağırıyorlardı. Aydınlanmanın temel mesajlarından biri şu oldu: Dinlerin kötülük (şer) saydığı bu nitelikler, gerçekte insanlığı ileri götüren meziyetlerdir. Bunlar olmadan medeniyet olmaz. Kişisel kötülükler, kamu menfaatiyle sonuçlanır! ("Private vices, public benefits!") Mandeville'den Smith'e kadar bütün 18. yüzyıl düşünürlerinin amentüsü budur.

AB BİR TOPARLANMA PROJESİ

Buradan AB'nin bir medeniyet projesi olup olmadığına dair sualinize geçecek olursak, AB öldürme yarışında gerilere düşmüş bir medeniyet camiasının kendini toparlama arayışıdır. Daha açık söylersek, AB kendi içinde Almanya'yı kontrol altında tutma; dışa doğruysa yeniden küresel bir sömürge gücü olmaya yöneliştir. Türkiye'yi aralarına alma arzusu da basit bir jeopolitik ihtiyaçtan doğuyor.

Bu durumda nasıl bir gelişme bekliyorsunuz? Türkiye, kendi medeniyet camiasını terk ederek mi AB üyesi olacaktır?

Türkiye belki yüz yıldır kendi medeniyet camiasını terk etmeye çalışıyor zaten. Tabii, bunu devlet ve aydınlar için söylüyorum. Halk, kendi anlam dünyasına, kendi akıl ve vicdanına sahip çıkmada olağanüstü bir başarı gösteriyor. Onun içindir ki, şu son uğrakta, AB üyeliği müzakerelerini bile son kertede halka en yakın olan "muhafazakâr demokrat" siyasetçiler yürütüyor.

Bunu olumlu bir gelişme mi sayıyorsunuz?

Bu hem bir fırsat, hem bir tehlikedir. Müzakereleri yürütenler meselenin sadece ekonomik ve politik bir kulüp oluşturmaktan ibaret olmadığını; gerçek anlamda medeniyet rayından çıkmış, böyle olduğu için de kendi dışındaki bütün dünyayı gayrı medeni olarak gören Avrupalılara, yeniden insan olma imkânını sunma bilinciyle davranırlarsa; müzakereler bizim için ve insanlığın geleceği için bir fırsat olur. Aksine, meseleyi ne yapıp edip zenginler kulübüne üye olmak şeklinde görüyorlarsa, uzun vadede ne üye olabilir, ne de alınlarına yapıştırıla gelen "barbarlık" damgasından kurtulabilirler.

HEM FIRSAT HEM DE TEHLİKE

Peki, AB ve ABD'siyle Batı dünyası bir yandan Müslümanları barbar (gayrı medeni) sayıp, diğer yandan bizimle bir "medeniyetler diyalogu" mu kuracaktır? Bu çelişki nasıl aşılır? AB üyeliği bile bu temel sıkıntıyı giderebilir mi?

Batı dünyası medeniyet kavramını son 15 yıla kadar pek kullanmıyordu. Civilization (medeniyet) kelimesinin kullanım süresi adeta 19. yüzyılda sona ermiş, 20. yüzyılda onun yerini Modernization (modernleşme) almıştı. Bu söylem Soğuk Savaş sonrasında dönüşüme uğradı. Soğuk Savaş, iki süper gücün ideolojik karşıtlık görüntüsü altındaki derin çıkar birliğine dayanıyordu. Güçlerden birinin düşüşü, bildiğimiz dünyanın temel gerilimini ve bu gerilimin dünyaya verdiği anlamı yok etti. Diğer süper güç ayakta kalabilmek için gerilimi başka bir alana taşımak zorundaydı. Medeniyet kavramı bu maksatla tezgaha sürüldü. Diyalog, yaratılmak istenen gerilimde bir bakıma içeriden müttefik arama girişimidir.

Huntington derinlikten yoksun

Huntington'ın ünlü tezine de değinmemizin bir faydası olur mu?

Huntington'ın büyük marifeti, medeniyeti uluslararası ilişkiler söylemine bir çatışma kaynağı olarak sokmaktı. Teorisinde, Fukuyama'nın çocukça kibrini yansıtan tek medeniyet anlayışını terkediyor, medeniyetlerden söz ediyor, fakat bunları tıpkı devletler gibi teritoryal temelli, jeopolitik varlıklar gibi görüyordu. Devletler-arası sistemin yerini bir anlamda medeniyetler-arası sistem alıyor, medeniyetler arası çatışma yüzünden de siyasî-askerî öncelikler ekonomik öncelikleri geride bırakıyordu. Huntington, Fukuyama'ya nispetle daha az felsefî, ama sosyolojik bakımdan daha nesnel gözükse de (çünkü bir tek medeniyetten değil, medeniyetlerden söz ediyordu!), hem Spengler veya Toynbee gibi tarihçilerin derinliğinden yoksundu; hem de yazdıkları sonuçta bir 'tezgâh'a baliğ oluyordu: Dünyada terör ve şiddetin kaynağı olan medeniyetler vardı ve bunlardan ikisi arasındaki ittifak, iyiliklerin kaynağı olan Batı medeniyeti için büyük bir tehdit olacaktı. Bu iki medeniyet hem teritoryal, hem jeopolitik iki büyük varlıktı: İslamî ve Konfüçyen medeniyetler.

En mükemmeli Batı medeniyeti(!)

Dolayısıyla, Huntington aslında Fukuyama ile başlatılan, Baba Bush'un Yeni Dünya Düzeni sloganı ile politik ifadesini bulan emperyal projenin ikinci ayağıydı. Bu yaklaşımda Batı medeniyeti sadece en mükemmel medeniyet değil, adeta ölümsüz olan tek medeniyetti.

Spengler, Toynbee, Braudel gibi tarihçiler bu kibirden uzaktılar. Spengler Birinci Dünya Savaşı'nın eşiğindeki Avrupalı 'medeniyetdaşlarına' son uğrak olan 'Çöküş' aşamasında olduklarını hatırlatmaya çalışıyordu. Toynbee, ölüm döşeğinde saydığı Batı medeniyeti için mü'minleri duaya çağırıyordu. Fernand Braudel ise, medeniyetlerin sürekli birbirlerinden ödünç alarak geliştiklerini ortaya koyuyordu.

Paris banliyöleri medeniyeti tehdit ediyor!

Bugün Paris banliyölerinde patlayan bu "işe yaramaz" insanlar, Medeniyetin geleceği için en büyük tehlike kaynağıdır. Küresel bir polis devleti kurulamazsa, bunlar zapt ü rapt altına alınamazlar! AB ve ABD'siyle, neo-conların muhafaza etmeye çalıştıkları sözde neo-liberal düzenin yapısı budur.

Mevcut tek-medeniyetçi (bu ister Batı medeniyeti, ister bazı Asya toplumlarını da içerecek Kapitalist medeniyet olsun) anlayışın devamı, kaçınılmaz olarak yeni bir paylaşım savaşına yol açacaktır. Ancak, nükleer teknolojideki muazzam gelişme göz önüne alınırsa, Üçüncü Dünya Savaşı, böyle bir savaşı kazanacak (?) olanın bile pek işine yaramayacaktır. Gerçekte karşımızda iki alternatif vardır: Küresel katliam yahut küresel dayanışma. Yedi yüzyıllık Osmanlı tecrübesi gösteriyor ki, Türkler bu hususta Avrupa'yı ve bütün dünyayı eğitebilirler!

Aydınımızda dini-siyasi bilinç yüksek değil

Braudel'in yaklaşımını esas alırsak, müzakere süreci İslam ve Batı medeniyetleri arasında verimli bir etkileşime yol açabilir mi? Ayrıca, bu süreç milli egemenliğimizi tehlikeye düşürebilir mi? Ameller niyetlere göredir. Gerçek bir öğrenme ve aydınlanma arayışından herkes kazançlı çıkabilir. Fakat gerek aydınlarımızda dinî-siyasî bilincin çok yüksek olmaması, gerek Avrupalıların kökleşmiş saplantıları kanaatimce müzakere sürecinin verimini düşürecektir. Milli egemenlik meselesi ise, ruhlarını Avrupalılara çoktan teslim etmiş bulunan sözde ulusalcılara bırakılamayacak kadar ciddi bir meseledir. Küreselleşme, AB üyesi olsak da olmasak da, milli devletin mahiyetini dönüştürecektir.

Küreselleşme, dünya çapında ve üç parçalı bir sosyal hiyerarşi meydana getiriyor. Küresel sosyal hiyerarşinin üst kademesinde global ekonomiyle bütünleşenler yer alıyor. Kimlerdir bunlar? Küresel ekonomide kamu veya özel sektörün ortakları ve tepe yöneticileri; küresel boyutta üretim, ticaret ve finans işlerini yürüten girişimci ve yöneticiler.

İkinci kademe, küresel ekonomiye tâbi ve birinci gruba hizmet edenlerden oluşuyor. Bizim kısaca KOBİ diye adlandırdığımız o çok geniş yelpaze bu gruba giriyor. Ya üst kattakilere çok iyi hizmet sunacak ve hallerinden fazla şikâyetçi olmayacaklar; ya da işsiz kalacaklardır. Üçüncü kademe ise, pek tabii, küresel ekonomiden dışlananlardır.

Geri dön   Mesaj gönder   Yazdır   Yukarı


ALPORT Trabzon Liman İşletmeciliği

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Aktüel | Spor | Yazarlar
Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak
Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi