|
T Ü R K İ Y E ' N İ N B İ R İ K İ M İ |
||
![]() | ||
| Y A Z A R L A R | 22 KASIM 2005 SALI | ||
|
|
Hafta sonunu Bursa'da geçirdim. Radyo Televizyon Üst Kurulu Eğitim Dairesi'nin düzenlediği Yerel ve Bölgesel Yayıncılara Eğitim Semineri'ne katıldım. Seminerde radyo ve televizyon yayıncılarına teknik, idari, hukukî, ahlâkî sorunlarla ilgili bilgiler verildi. Onların sorunları dinlendi, sorularına cevaplar verilmeye çalışıldı. Bendeniz de, genel olarak dil ve özel olarak Türkçemizle ilgili bazı görüşlerimi anlatma fırsatı buldum. Seminere ilişkin en önemli gözlemim şu oldu: RTÜK, yayıncılara tepeden bakan, "Ben yaptım, oldu!" mantığıyla yukarıdan emirler yağdıran, buyurgan bir kurul olmak yerine, onların sorunlarını dinleyen, anlamaya çalışan ve bu sorunlara kabul edilebilir çözümler üretmeye çalışan, anlayışlı bir tutum seçmiş görünüyor. Ülkemiz bürokrasisinin pek de alışık olmadığı bu tutumun olumlu, verimli, yararlı sonuçlar doğurması beklenir. Seminerde beni şaşırtan bir hoşluk da oldu. Konuşmamda Cemil Meriç'ten de söz etmiş, çağdaş kavramların anlamları, geçmişleri ve arka planları hakkında onun çok değerli çalışmalar yaptığını, bunlardan yararlanmak gerektiğini söylemiştim. Program arasında radyocu arkadaşlardan biri, Cemil Meriç'i kendisinin de çok sevdiğini, onun hemşehrisi olduğunu, biraz da övünerek, söyledi. Cemil Meriç'in Hataylı olduğunu hatırlatmaya çalıştım ama o, görüşünde ısrar ederek, kendisini geçen haftalarda radyo programına çağırıp sohbet ettiklerinden söz edince, Bu Ülke yazarının 18 yıl önce rahmet-i Rahman'a kavuşmuş olduğunu söylemekten vazgeçtim! Benzer durumlara daha önce de -maalesef- tanık olmuştum. Türkiye Yazarlar Birliği Konya Şubesi'nin etkinliklerinden birinde "Ahmet Hâşim'in gelip gelmediğini" sormuştu biri. Başka bir programda da rahmetli "Cahit Zarifoğlu'nun kendi televizyonlarında programa katılmasını" isteyen bir televizyoncu ile karşılaşmıştık! Bursa'da dolaşırken tabelaların çokluğu ve düzensizliği, akşam Çekirge çevresinde trafik yoğunluğu dikkatimi çekti. Cumartesi akşamı ve Pazar sabahı, yağmur altında epeyce yürüdüm. Sultan Murad Hüdâvendigâr'ın câmiini ve türbesini ziyaret ettim. Cami, pırıl pırıl ve çok güzeldi. Kanal Caddesi ile Uludağ Caddesi'nin kesiştiği yerde mütevazı, eski bir otel gördüm. Adı "Hüsnügüzel" idi. Hüsnü, yani güzelliği güzel! Kara sevda gibi bir şey! Otelin işletmecisi "kaloriferli" olduğunu bildiren levhayı hâlâ orada duvarda tutuyordu. Çekirge Hamamı'nda "kadınlara" yazısını gördüğüm için pek yaklaşmadım oraya. Yolun karşısına geçerken bir taksinin yaklaştığını fark edip durakladım; niyetim onun geçmesini beklemekti. Fakat sürücü, frene basıp aracı durdurdu ve benim geçmemi işaret etti, ben geçinceye kadar bekledi. Ne güzel bir davranıştı bu! Terminale gitmek için bindiğim halk otobüsünde, arkamdaki koltukta iki genç oturuyordu. Şivesinden doğulu olduğu anlaşılan, arkadaşına "müşteri portföyünü zenginleştirmekten", "veb sitesinden", "kartela"dan söz ediyordu. Bir ara şöyle dediğini işittim: "Allah'tan tek dileğim, iman ile göçmektir!" Ne güzel bir dilekti bu! Çaprazımdaki koltukta, saçları kısacık, kırlaşmış sakalları uzunca, zayıf yüzlü bir adam oturuyordu. Arada bir dudakları kıpırdıyordu. Göğsüne bastırdığı poşette galiba Kur'ân-ı Kerim vardı. Onun arkasındaki koltukta oturan adamsa şişmandı; yüzünden, özellikle burnundan alkolik olabileceği izlenimini edindim. Terminalde kestane şekeri aldığım dükkânda çalışan beyaz önlüklü, temiz yüzlü, örtülü hanım, bana hemen oracıkta yemem için bir kestane şekeri ikram etti ve hayırlı yolculuklar diledi.
|
![]()
| |||||||||||||||
|
Ana Sayfa |
Gündem |
Politika |
Ekonomi |
Dünya |
Aktüel |
Spor |
Yazarlar Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın |
| Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi |