T Ü R K İ Y E ' N İ N    B İ R İ K İ M İ
Y A Z A R L A R 22 KASIM 2005 SALI
  Ana Sayfa
  Gündem
  Politika
  Ekonomi
  Dünya
  Aktüel
  Spor
  Yazarlar
  Televizyon
  Sağlık
  Karikatür
  Bugünkü Yeni Şafak
 
  657'liler Ailesi
  Bilişim
  Çalışanın Sesi
  Diziler
  Düşünce Gündemi
  Kültür-Sanat
  Nar-ı Beyza
  Okur Sözcüsü
  Röportaj
  Sinema
  Yemek
  Zamanda Yolculuk
 
  Bize Yazın
  Abone Formu
  Temsilcilikler
  Reklam
  Künye
 
  Arşiv

  Yeni Şafak'ta Ara
 

Kürşat BUMİN

Biri kuyuya bir taş atmış (2)

Üniversitede "başörtüsüne yasak"ta ısrar eden kişi ve çevrelerin "Bu iş tamamlandı boşuna nefes tüketmeyin; yasakoyucu nun da artık eli kolu bağlı" benzeri açıklamalarında atıfta bulundukları Anayasa Mahkemesi kararlarını gözden geçiriyorduk. Söz konusu kişi ve çevrelere göre Mahkeme'nin 1989 ve 1991'de Yükseköğretim Kanunu'na eklenen iki maddenin iptali isteğiyle yapılan başvurulara cevaben verdiği kararlar sonucunda ülkedeki siyaset/hukuk ilişkisi bu konuda ebediyen "donmuş"tur; yasakoyucu elleri kolları bağlı bir kuvvete dönüşmüştür.

"Başörtüsü yasağı" konusunda yasakoyucunun elinin kolunun bağlı olduğunun -ısrarla- belirtilmesi siyaset/hukuk dengesinin "hukuk" lehine bozulduğundan hareketle siyasetin/siyasetçilerin itirazına neden olmaktadır. Bu itirazın dayanağı olarak da "milli irade" ya da "millet egemenliği" gibi kavramlar öne çıkartılmaktadır. Bu itirazın gündelik dildeki hali özetle şöyledir: "Eğer ülkedeki uygulamalar hakkında son sözü Anayasa Mahkemesi söyleyecekse, ne anladım ben bu millet egemenliğinden?"

Bu çerçevede siyaset/hukuk ilişkisi ve dengesinin Türkiye'de haddinden fazla "karikatürel" bir nitelik kazanmış olduğunu söyleyebiliriz. Bu tablo "hukukun araçsallaştırılması" dediğimiz bir hastalığın da belirtisidir aynı zamanda. Anayasa Mahkemesi söz konusu olduğunda, bu mahkemenin kuruluşundan itibaren birçok kere "hukuksal" zemini terkedip "ideolojik gerekçeler"e iltifat etmesi, bu "araçsallaştırılma"nın neredeyse "hâkim bir gelenek" haline gelmesi sonucunu doğurmuştur. Bu süreçte siyasetin-siyasetçilerin "günahı"nı da unutmamak gerekir. Bu cenah da ne yazık ki, siyaset/hukuk ilişkisinde bu iki alanın her ikisinin de başları dik olarak çözüm üretmesi için gerekli kavramsal ve pratik çabayı göstermemiştir. Yani sonuç olarak, "hukuk" gibi "siyaset" de araçsallaştırılmış ve bunların her biri "fırsatçı" bir biçimde karşı cenahta yarık açabilmeyi -kısa vadeli de olsa- marifet sayagelmiştir.

* * *

1989'da, yani ülkede henüz "başörtüsü yasağı"na ilişkin bir "yasa-Anayasa Mahkemesi kararı" yokken dönemin iktidar partisinin 2547 Sayılı Yükseköğretim Yasası'na eklediği madde ile yol açtığı büyük problemi hatırlayın mesela... "Dini inanç sebebiyle boyun ve sacların örtü ile türbanla kapatılması serbestir" şeklinde bir maddenin Anayasa Mahkemesi'nden (bir iptal başvurusu sonucunda) katiyen geçmeyeceği besbelli iken, böyle bir sürecin meselenin önünü "hukuken" tamamen tıkama tehlikesi apaçık iken, bu "acelecilik", ya da bu "hukuk ile oyun" neyin nesidir? Yani kimse alınmasın ama, bu maddenin kanuna eklenmesi, ardından iptal davasının açılarak (Kenan Evren tarafından) Anayasa Mahkemesi tarafından maddenin iptali süreci, tam da "başörtüsü yasağı"na hukuksal zemin arayanların aklından geçebilecek bir çözümdür ancak!

Oysa bu harekâtının beraberinde getirebileceği problemler hakkında biraz olsun ciddi olarak düşünülseydi bu işten hızla vazgeçilir ve üniversitelerde "başörtüsü yasağı"na ilişkin Anayasa Mahkemesi'nin konuya ilişkin kararında olduğu gibi bir "yasal zemin" yaratılmazdı. "Hukukla oynayacağım" derken "hepten yanmak" ancak bu kadar olur doğrusu! Başörtüsünü üniversitede Anayasa Mahkemesi kararları gibi yasa hükmünde bir yargı kararıyla yasaklayabilmek için ancak bu kadar becerikli olunabilirdi doğrusu...

Benzer bir değerlendirme 1991'deki aynı yasaya (2547 Sayılı Yasa) eklenen Ek 17. madde için de yapılabilir. Bu Ek madde de bildiğiniz gibi şöyleydi: "Yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak kaydı ile; yükseköğretim kurumlarında kılık ve kiyafet serbesttir."

Sizi bilmem ama ben bu Ek !7. maddeyi de çok "ilginç" bulurum. Bu madde benim için -özünde "totolojik"- şunu ifade eder: Yasaklanmamış kılık ve kıyafet serbestir! Tuhaf değil mi? "Yasaklanmamış" bir kıyafet (zaten) "serbest" olduğuna göre bu serbestliğin de yasa ile kayıt altına alınması mı gerekir?

Yarınki yazıda da bu konuya devam edelim.

Geri dön   Mesaj gönder   Yazdır   Yukarı


ALPORT Trabzon Liman İşletmeciliği

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Aktüel | Spor | Yazarlar
Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak
Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi