T Ü R K İ Y E ' N İ N    B İ R İ K İ M İ
Y A Z A R L A R 22 KASIM 2005 SALI
  Ana Sayfa
  Gündem
  Politika
  Ekonomi
  Dünya
  Aktüel
  Spor
  Yazarlar
  Televizyon
  Sağlık
  Karikatür
  Bugünkü Yeni Şafak
 
  657'liler Ailesi
  Bilişim
  Çalışanın Sesi
  Diziler
  Düşünce Gündemi
  Kültür-Sanat
  Nar-ı Beyza
  Okur Sözcüsü
  Röportaj
  Sinema
  Yemek
  Zamanda Yolculuk
 
  Bize Yazın
  Abone Formu
  Temsilcilikler
  Reklam
  Künye
 
  Arşiv

  Yeni Şafak'ta Ara
 

Taha KIVANÇ

Tezime kulak verin artık

Son zamanlarda daha sık işlediğim "Şu anda başımıza gelenlerin çoğu yerli dürtülerle olmuyor, uluslararası sistem tarafından 'kobay' olarak kullanılıyoruz, çoğu gelişmenin ardında yabancı eller var" diye özetlenebilecek tez sanırım canınızı sıkıyor. Ne yalan söyleyeyim, kendi tezim, başlangıçta beni de rahatsız ediyordu. Muhtemelen sizler de, ya "Atıyor" diyordunuz yazılarımı okudukça, ya da "Ne alâkası var?" tepkisini veriyordunuz... Oysa, tez, olayları daha iyi değerlendirmeye yarıyor...

Hürriyet'te sürdürülen "İçki yasağı kalksın" kampanyasını ele alalım. Kampanyanın amacı, belediyelere ait tesislerde içki içilmesini serbest bırakmak, bazı yörelerde içkili mekânlar için özel mahalleler kurulması uygulamasını sona erdirmek... Ne kadar 'bize özgü' bir konu ve ne kadar 'yerli' bir talep görünüyor, değil mi?

Oysa, İngiltere'de de 'içki' konusu tartışılıyor. Ancak, İngiliz gazeteleri, konuya, Hürriyet'in tam tersi bir bakış açısıyla yaklaşıyorlar... Sanırım inanmadınız. O halde, iki gün önce (20 Kasım Pazar) günü Sunday Telegraph gazetesinde çıkan "İşçi Partisi İngiliz içki düşkününü hiç tanımıyor" başlıklı yazının giriş paragraflarını beraberce okuyalım:

"İşçi Partisi'nin içkili mekânları bütün gece açık bırakmaya ilişkin yasaya itirazları işitmezden gelmesi büyük bir hata. Perşembe günü yürürlüğe girecek yeni yasaya, emniyet müdürleri, yargıçlar ve doktorlar şiddetle karşı çıkıyor. / Onlar, başkaları, hatta içkili mekân sahipleri, gece kulüpleri müdavimleri ve o mekânlara yakın oturma talihsizliğine uğrayanlar, mekânları daha uzun süreyle açık tutmanın, daha çok insanın daha fazla sarhoş olması, hastalanması, şiddete başvurması veya kendini rezil etmesi anlamına geldiğini söyleyip duruyorlar. / İşçi Partili bakanlar ise, bu tür itirazlara garip iddialarla cevap veriyorlar. Onlara göre, yeni uygulama, tüketilen içki oranını artırmak yerine azaltacak. Mekânlar erken kapanıyor diye İngilizler çok içki içiyormuş..."

Görüyorsunuz, bizde başlayan kampanyayla alınmak istenen sonuç, ülkeyi yalan-dolanla savaşa sokan İşçi Partisi hükümeti tarafından İngiltere'de yasayla sağlanmış bile. İngiliz gazeteleri, hiç değilse Telegraph, bu yönelişin yanlışlığına işaret etme ihtiyacını hissediyor. Ben de o sayede "Bizde olan çoğu kez bize özgü değil" tezimin teyit edildiğini öğrenme fırsatı buldum.

"Bir tek olayla bir tez ispatlanır mı?" kuşkusundaysanız, aynı gün bir başka ülke gazetesinde çıkan bir habere göz atmayı öneririm. Bu defa konumuz bizde 'katsayı' uygulamasıyla gündeme gelen dinî hassasiyete sahip ailelerin çocuklarını gönderdiği okullar... Bakın ABD'de neler oluyormuş; New York Times'tan (NYT) okuyalım:

"Cody Young Güney Kaliforniya'da dinî bir liseye devam eden sıkı Hıristiyan bir genç. Göz kamaştırıcı notları var, üniversite sınavlarında da bayağı başarılı, sosyal faaliyetlerde ise hep ön planda bir öğrenci; genç Cody Young bu başarısına güvenerek University of California'da mühendislik okuyup havacılık alanında kariyer sahibi olmayı planlıyor. / Ancak, Young'un öğretmenleri ve ailesi dinî inançlarının üniversiteye girme şansını azaltmasından endişeli. Üniversite sisteminin dinî ağırlıklı eğitim yapılan okullardan mezun öğrencilere karşı ayrımcı davrandığı iddiasındalar."

Herhalde fark ettiniz, ABD gibi 'dinî inançlar konusunda saygılı' bilinen bir ülkede bile, kamu hizmeti veren bir kurum olan üniversitede, Hıristiyanların kurduğu eğitim kurumlarından mezun gençler ayırımcılığa maruz kalıyorlar. NYT haberinin devamında, Young'ın devam ettiği liseye benzer dörtbin okulu temsil eden bir örgütün, 'düşünce temelinde ayrımcılık' yaptığı ve din özgürlüğünü çiğnemeyle sonuçlanan adaletsiz kabul esasları benimsediği gerekçesiyle University of California'yı mahkemeye verdiği bilgisi de yer alıyor...

Her iki gelişme de çoğunuza şaşırtıcı gelmiştir. Ancak bu gelişmeler, dünyanın almakta olduğu yeni biçimin çerçevesini daha iyi anlamamıza yarıyor. Dünya sistemi 'din' konusuna farklı bakıyor, bunu anlayalım artık. Din eğitimi ve içki tüketimi gibi konular hep o farklı bakışın sonucu. 'Başörtüsü' konusu da öyle...

Burada bir soruyu kendim sorayım: "Yeni standartları kim belirliyor?" En önemli soru bu. Sorunun cevabını da, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nden (AİHM) çıkan karara bakarak vermek mümkün. Karar 'hukukî' bir metin değil; hukukî mülâhazaları mahkeme heyetinin tek itirazcı üyesinin şerhinde buluyoruz. Diğerleri o metne hiç itiraz etmeden imzalarını koymuşlar...

İtirazcı üyenin kadın oluşundan hareketle şu kuşkuyu dillendirebilir miyim: "AİHM'in tartışmalı kararına imza koyanlar kadınları üye kabul etmeyen bir örgütün etkisiyle bu işi yapmış olmasınlar?" Cevap üzerinde bir düşünün bakalım.

Tezimi de ciddiye alın artık, olur mu?

Geri dön   Mesaj gönder   Yazdır   Yukarı


ALPORT Trabzon Liman İşletmeciliği

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Aktüel | Spor | Yazarlar
Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak
Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi