T Ü R K İ Y E ' N İ N    B İ R İ K İ M İ
D Ü Ş Ü N C E   G Ü N D E M İ 23 KASIM 2005 ÇARŞAMBA
  Ana Sayfa
  Gündem
  Politika
  Ekonomi
  Dünya
  Aktüel
  Spor
  Yazarlar
  Televizyon
  Sağlık
  Karikatür
  Bugünkü Yeni Şafak
 
  657'liler Ailesi
  Bilişim
  Çalışanın Sesi
  Diziler
  Düşünce Gündemi
  Kültür-Sanat
  Nar-ı Beyza
  Okur Sözcüsü
  Röportaj
  Sinema
  Yemek
  Zamanda Yolculuk
 
  Bize Yazın
  Abone Formu
  Temsilcilikler
  Reklam
  Künye
 
  Arşiv

  Yeni Şafak'ta Ara
 

YÖNETEN:
Yusuf KAPLAN


Türkiye'nin gücünü farketmek...

Bugün dünyanın en seçkin ve parlak zekâlarından ve "Braudel okulu"nun son kuşak temsilcilerinden Wallerstein'ın bir yazısını yayımlıyoruz. Wallerstein, özlü bir karşlaştırmalı tarih ve medeniyetler tarihi okuması yaptığı makalesinde, Türkiye üzerine düşünmenin, aynı zamanda Avrupa, ABD ve genel olarak dünya ve İslâm ilişkileri üzerine de düşünmek demek olduğunu hatırlatıyor bize.

Türkiye'nin yaşadığı kültür ve medeniyet değiştime projesinin ürettiği sorunlara dikkat çekiyor ve bu projenin, Türkiye'yi içinden çıkılması zor sorunların tam orta yerine nasıl sürüklediğini özlü bir şekilde ortaya koyuyor.

Öte yandan, Türkiye'nin müslüman kimliğinin, hafızasının ve büyük medeniyet tecrübesinin Avrupa Birliği'nin şekillenme sürecinde Avrupa'da yol açtığı korkuların altını çiziyor.

Bu korkuların, Avrupa'nın laik ve Hıristiyan kimlikleri arasında yaşadığı kimlik krizini nasıl kışkırttığını ve Türkiye'siz bir Avrupa'nın ve Batı Bloğu'nun hegemonya mücadelesine büyük darbe vuracağını hatırlatarak, aslında, Türkiye'nin gücünün nerede yattığını çok iyi işaret ediyor: Batı'yla ve Doğu'yla ilişkilerini aksatmak yerine kayıt altına alarak, Batı-dışında yeni bir medeniyet yürüyüşüne soyunma imkânı. Wallerstein, makalesinde, Batılıları derin derin düşündürten temel kaygının, Türkiye'nin uzun vadede, böylesi bir medeniyet yürüyüşüne hazırlık yaptığı korkusu olduğunu örtük bir şekilde hatırlatıyor. Görüldüğü gibi, batılılar Türkiye'nin gücünün nerede yattığının çok iyi farkındalar. Peki, ya biz?

  • Yusuf Kaplan


    "Avrupa'da Türkiye?"

  • IMMANUEL WALLERSTEN
    Türkiye, Avrupalı mı? Türkiye, Avrupa Birliği'nin bir parçası olarak kabul edilecek mi? Yirmi yıldır (eğer elli yıldır değilse bile) gündemde olan bu soru, Türkiye dışında çok az, Batı Avrupa'da ise çok daha az ilgi görmektedir. Bununla beraber bu, önümüzdeki on yılların en önemli jeopolitik meselelerinden biridir.

    Bu soruya verilecek aklı başında bir cevap, Osmanlı İmparatorluğu'nun Muhteşem Süleyman yönetiminde ihtişam ve itibarının doruğunda olduğu on altıncı yüzyıl ile başlamalıdır. O zamanlarda, Osmanlı İmparatorluğu Avrupa-karşıtı -Hıristiyan Avrupa'nın içlerine kadar her yere yayılan bir Müslüman imparatorluğu- olarak gözüküyordu. Sadece bizim şimdi Arap dünyası olarak bildiğimiz bölgenin çoğunu kontrol etmekle kalmıyor, tüm güneydoğu Avrupa'yı da fethediyordu. Bu, Türkenjahr (Türk yüzyılı) denilen on yedinci yüzyılda, Habsburg imparatoru Osmanlı'nın Avrupa'nın tam merkezinde, Viyana'daki ikinci Osmanlı kuşatmasına başarılı bir şekilde karşı koyduğunda sona erdi. Bundan sonra, Osmanlı İmparatorluğu on dokuzuncu yüzyılda "Avrupa'nın hasta adamı" olarak değerlendirilinceye değin yavaş yavaş geri çekilmeye başladı. Ancak ona "Avrupa'nın" hasta adamı dendiğine dikkat edin.

    Osmanlı İmparatorluğu, nihayet Birinci Dünya Savaşı'nın ardından çöktü. 1915'teki Çanakkale Savaşı'nın askerî kahramanı Mustafa Kemal (daha sonra Atatürk olarak adlandırılan Türklerin babası), 1919'da bir Türk cumhuriyetinin kurulmasına adanmış olan ulusal bağımsızlık hareketinin temelini attı: Ulusal ve laik bir cumhuriyet kuruldu. 1922'ye gelindiğinde, Osmanlı Padişahlık sistemi kaldırılmıştı. 1923'te Atatürk'ün Cumhurbaşkanı olduğu Türk Cumhuriyet'i ilan edildi. 1924'de Osmanlı Sultanı'nda vücut bulan dinî otorite olan hilafet de kaldırıldı. (2001 yılında Usame bin Ladin, Müslüman'ların 80 yıldır küçük düşürüldüğüne değinirken, bunun özellikle halifeliğin kaldırılışına kadar izini sürüyordu).

    YENİ TÜRKİYE

    Atatürk'ün programı tereddütsüz "Batılılaşmacıydı" -hukuk sisteminin değiştirilmesi, kadınların özgürleştirilmesi, dini sembollerin kaldırılması (fes takma gibi) ve hepsinden önemlisi "devletçilik" -devletin vatandaşların hayatlarındaki merkezi rolü. Batılılaşmacıydı ancak Türkiye Cumhuriyeti'nin kuvvetli bir şekilde anti-emperyalist olması ve Cemiyet-i Akvam'da (Milletler Cemiyeti'nde), sonradan Birleşmiş Milletler'de Hindistan'ın oynadığı rol ile bağlantılandırdığımız bir rol oynaması -kolonyalizm ve emperyalizmin sürekli muhalifi olması- sebebiyle Avrupa-yanlısı değildi. Sovyetler Birliği ile ilişkiler, başlangıçta iyiyken (anti-emperyalist duyguları paylaşıyorlardı) iki savaş arası dönemde ciddi şekilde bozuldu. Ve İkinci Dünya Savaşı'nda Türkiye, Müttefiklerin şiddetli hoşnutsuzluğu pahasına tarafsız kaldı.

    1946'da Büyük Britanya, Orta Doğu'dan politik olarak geri çekildiğini açıkladığında, Birleşik Devletler görevi devraldı. Truman Doktrini, Birleşik Devletler'i, Sovyet tehdidi olarak değerlendirdikleri şeyin karşısında, doğruca Türkiye ve Yunanistan hükümetlerinin arkasına koydu. Bu yüzden 1949'da NATO oluşturulduğunda, Türkiye'nin üyelerden biri olacağı aşikâr gözüküyordu. Birleşmiş Milletler, 1950'de Güney Kore'ye yardım etmek için bölük istediğinde, Türkiye bu isteğe önem taşıyan bir karşılık verdi. O zamana kadar, Türkiye kültürel Batılılaşma modelini (başlangıçta, 1920'lerde model olarak yeğlenen) Fransa'dan Birleşik Devletler'e kaydırmıştı.

    LAİK TÜRKİYE VE ...

    1945 sonrasındaki dönemde, Atatürk'ün kurduğu parti ilk kez gücünü yitirmeye başladığında, Türk silahlı kuvvetleri, laik milliyetçilik ve Devletçiliğin (devletin rolünün homojen Jakoben bir versiyonu olan) baş koruyucusu olarak ön plana yerleşti. 1970'lerde o zamanki adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu, güney Avrupa'ya doğru yayılmaya başladığında, Türkiye topluluğa duyduğu ilgiyi belirtti ancak bu ihmal edildi. Bununla beraber, Türkiye'nin o zaman Avrupa'ya katılma konusunda o kadar da istekli olup olmadığı da tartışılır.

    Türkiye, iç sorunlarıyla meşguldü: Çeşitli vesilelerle gücü ele geçirmiş olan bir silahlı kuvvetler, Türkiye'nin güneydoğusunda yerleşmiş olan büyük Kürt nüfusunun ortaya çıkmakta olan isyanı ve İslâmcı bir uyanışın başlangıçları. Ortayolu benimsemiş olan Türkler ve özellikle de silahlı kuvvetler için Kürtler yoklardı. Sadece Türkler vardı. Bunlar da dilsel haklar da dahil olmak üzere grup haklarını tanımayı kabul etme konusunda isteksizdiler. Silahlı kuvvetler, büyük bir bedel pahasına isyanı bastırdılar. Silahlı kuvvetler İslâmcılara da taviz vermek istemiyorlardı. Onlar da bastırılıyorlardı. Ancak bu, Batı Avrupa'da insan haklarına gittikçe artan ilginin duyulduğu bir dönemdi ve Avrupa kurumlarıyla bütünleşme arzusundaki bir ülkede acımasız baskı yöntemleri ve askerî darbeler Batı Avrupa'da kabul edilemez sayılıyordu.

    TÜRKİYE AB'YE ALINMAZSA

    İkinci bir endişe daha vardı: 1950'lerde Avrupa'nın genişleyen endüstrilerini destekleyebilmek için bir işçi akışına ihtiyacı vardı. Onlar da özellikle Türklere döndüler. Bu özellikle geniş bir Gasterbeiter (misafir işçi) programı olan Almanya için geçerliydi. Ancak 1970'lerde Kondratieff B-evresinin ve dolayısıyla artan işsizliğin başlamasıyla beraber, hem hükümetler, hem halk Türklerin eve dönmeleri gerektiğini düşünmeye başladı. Bununla beraber, artık Almanya ya da Batı Avrupa'da herhangi bir yerde doğan, kendilerini bu ülkelerin yerlileri olarak gören ve sadece kalmayı değil tüm vatandaşlık haklarını kullanmayı isteyen ikinci kuşak Türkler'e geçilmişti. Türkler Batı Avrupa'da kaldığından ve oraya bir o kadar da Kuzey Afrikalı göç ettiğinden (sadece Fransa olmasa da özellikle Fransa'ya), Müslüman nüfusun oranı belirgin şekilde artmaya başlamıştı. Bu Müslümanlar arasında İslâmcılık etkili biçimde güç kazanmaya başladıkça, Batı Avrupa'nın günlük hayatında keskin kültürel (ve politik) çatışmalar önemli bir rol oynamaya başladı.

    1990'larda Sovyetler Birliği'nin çöküşünden sonra, Batı Avrupa, kendi kurumlarıyla Doğu Avrupa'nın entegrasyonuna yöneldi. Ve Türkiye öncelik bakımından defalarca bu ülkelerin gerisinde bir yere taşındı. Bu arada Türkiye'de dikkate değer birşey meydana geldi. İslâmî bir hareket politik iktidarı resmen eline geçirdi. Ancak bu, Avrupa ile bütünleşme konusunda eski Devletçi Ordu'dan çok daha istekli olduğu görülen, olağandışı biçimde "ılımlı" bir İslâmî hareketti. İktidardaki İslâmcılar, Avrupa'yı kendi yurttaşlık haklarını sağlamanın bir garantisi olarak görüyorlardı. Kürtler de öyle. Birleşik Devletler de Türkiye'nin Avrupa ile bütünleşmesini, bunu Türkiye'nin Batı ile ve dolayısıyla Birleşik Devletler ile muhtemel bir kopma eğiliminin önünün alınması olarak gördüğünden tercih ediyordu.

    AB'NİN İSLÂM KORKUSU

    Ufukta Türkiye'nin gerçekten Avrupa Birliği'ne katılması umudunun belirmesiyle bazı batı Avrupa liderleri korkularını söze dökmeye başladılar; özellikle açık bir şekilde Türkiye'nin uygun olmadığını ileri süren Valérie Giscard d'Estaing ve Helmut Kohl. Elbette kastettikleri, Türkiye'yi Avrupa Birliği'ne katmanın birdenbire Avrupa'daki Müslümanların oranını belirgin derecede arttıracağıydı. Ancak bu Fransa'da okullarda kızların türban takmalarının yasaklandığı bir dönemdi. Ve Avrupa'nın her yerinde politikacılar Müslüman-karşıtı korkulara açıkça karşılık vermeye başlıyorlardı. Mesele Avrupa ve Türkiye için birdenbire hassas bir hâl aldı. Avrupa için mesele, Avrupa'nın, geleceğini, Hıristiyan mı, yoksa laik bir kültür mü olmaya dayandıracağı meselesidir. Bu noktada, Avrupalıların, Vatikan tarafından kuvvetle desteklendiği gibi Avrupa'nın Hıristiyan mirasının yeni oluşumda açık bir referans teşkil edip etmeyeceği konusunda şiddetle tartıştıklarına dikkat edilmelidir. Bu yaygın iç karmaşanın tohumları, Avrupa'nın kaçınılmaz şekilde artan Müslüman nüfusuna ne dereceye kadar kültürel alan yaratma yolları bulup bulamayacağına bağlıdır. Bazıları Türkiye'yi Avrupa Birliği'ne katmanın dengeyi daha büyük bir kargaşa yönünde bozacağını düşünüyorlar. Bazıları da bunu, bu kargaşayı aşmanın en iyi yolu olarak görüyorlar.

    Bu arada, Türkiye'nin Avrupa'da reddedilmesi, Bush yönetiminin deyimiyle büyük Orta Doğu denklemine büyük bir etmen ekleyebilir. Türkiye Müslüman'dır ama aynı zamanda Arap dünyasındaki Osmanlı hâkimiyetinin varisidir ve laik Türkiye'ye, bağımsızlıklarını kazanmala-rından bu yana Arap toplumları ve devletleri tarafından şüpheyle bakılmaktadır. Diğer yandan, Türkiye'nin Avrupa'ya girişi uzun vadede kesin olarak engellenirse, var olan "ılımlı" İslâmcılık, yerini ciddî bir şekilde Avrupa'da geri tepecek olan daha az ılımlı bir versiyonuna bırakabilir. Türkiye'nin Avrupa'da olup olmaması meselesi, hiç de küçük bir mesele değildir.
    (Immanuel Wallerstein, büyük Fransız tarihçi Braudel'in geleneğini Amerika'da sürdürüyor. Amerika'nın öndegelen düşünürlerinden.)

    Geri dön   Yazdır   Yukarı


  • ALPORT Trabzon Liman İşletmeciliği

    Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Spor | Yazarlar
    Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın
    Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak
    Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi