T Ü R K İ Y E ' N İ N    B İ R İ K İ M İ
Y A Z A R L A R 23 KASIM 2005 ÇARŞAMBA
  Ana Sayfa
  Gündem
  Politika
  Ekonomi
  Dünya
  Aktüel
  Spor
  Yazarlar
  Televizyon
  Sağlık
  Karikatür
  Bugünkü Yeni Şafak
 
  657'liler Ailesi
  Bilişim
  Çalışanın Sesi
  Diziler
  Düşünce Gündemi
  Kültür-Sanat
  Nar-ı Beyza
  Okur Sözcüsü
  Röportaj
  Sinema
  Yemek
  Zamanda Yolculuk
 
  Bize Yazın
  Abone Formu
  Temsilcilikler
  Reklam
  Künye
 
  Arşiv

  Yeni Şafak'ta Ara
 

Mustafa KUTLU

Paslı raylarında eski bir tren

Derkenar dergisinin Kasım 2005 sayısında Çiğdem Can'ın bir hikâyesi var. Adı "Kırık bir Bayram Hikâyesi". İlk anda senaryosunu Selim İleri'nin yazdığı Kadir İnanır ile galiba Hümeyra'nın oynadığı "Kırık Bir Aşk Hikâyesi" filmini hatırlatıyor, ama hikâyenin filimle adı dışında hiçbir ilgisi yok.

Karısı ölmüş, çocuklarından ayrı tek başına yaşayan emekli bir ihtiyarı anlatıyor. Yaşlı adam arife günü maaşını almak için hazırlanıyor. Cam kenarındaki cam güzelini suluyor, karısının ördüğü atkısını boynuna dolayıp, patlosunu giydikten sonra kapıyı çekip çıkıyor.

Çiğdem Can mekânı ve yaşlı adamın hareketlerini, o anda çalan telefonu, ziyarete gelmeden telefonla bayramını tebrik eden oğlunu falan hiç atlamadan teferruatı ile resmediyor. Tasvir ağırlıklı bir metin.

Maaş kuyruğunda eski bir arkadaşına rastlıyor, sarılıp ağlaşıyorlar. Eski arkadaş ise oğlunun evinde bir sığıntı gibi yaşamaktadır. Nitekim maaşlarını aldıkları an, hayırsız oğlan oracıkta bitiverip babasının elinden paraları çekip alıyor, tatile gideceklermiş zaten.

Bütün bu olup bitenlerin ilgi çekici bir yanı yok. (Bizler modern dünyanın modern insanları nelerle ilgileniyoruz acaba?)

Çiğdem Can da bu pörsümüş konuyu ilginç hale getirmek için hiç gayret sarfetmiyor. Hiçbir edebiyat numarasına başvurmuyor. Ne geri dönüşler, ne soyutlamalar, ne psikolojik-sosyolojik tahliller, ne postmodern ifadeler, ne felsefe, ne racon.

Öylesine soluk yüzlü, dümdüz bir anlatım. Sadece ara sıra parlayan "ve arkasını dönüp oğlunun paslı raylarında eski bir tren gibi akıp gitti" şeklinde birkaç alımlı cümle. Ve bir de muziplik: Yaşlı adam maaş kuyruğunda eski dostuna rastlayınca ona seslenecek yerde ensesine üfürüyor. Eski dost "bu rüzgâr da nereden esti" diyerek dönünce sarılıyorlar, hepsi bu.

Peki ben bu gösterişsiz-nümayişsiz-sessiz-soluk hikâyeyi neden ele aldım, niçin hakkında yazı yazıyorum.

Tuhaf bir sebep yüzünden.

Bilmem hatırlayanınız olacak mıdır.

Daha çok köy evlerinde, kasaba hanelerinde, kimi kimsesi kalmamış fukara konutlarında duvarın görünür bir köşesine asılmış, eski çerçeveli, tozlu camlar ardından bakıp duran dede fotoğrafları vardır. Hatırladınız değil mi?

Bu fotoğraflar çokluk silik, buruşuk 6x9'luk bir resmin kasaba fotoğrafçısına verilerek büyütülmesi ile elde edilir. Fotoğrafçı o silik fotoğrafı görünür kılmak, canlandırmak için kara kalem ile rötuşlar yapar. Fotoğrafla-kara kalem resim arası bir şey çıkar ortaya. Yakasız gömlekli, bıyıkları burulmuş, objektife sert sert bakan bir eski zaman adamı.

Dedemiz.

Bu hikâye bana bu fotoğrafın artık yere düştüğünü, camının kırılıp çerçevesinin çatladığını, sonra hayırsız bir oğlan-kız-damat-gelin vb. tarafından süpürülerek çöpe atıldığını çağrıştırdı. Çiğdem Can'a teşekkürler.

Babalara sevgiyle, dedelere saygıyla.

Geri dön   Mesaj gönder   Yazdır   Yukarı


ALPORT Trabzon Liman İşletmeciliği

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Aktüel | Spor | Yazarlar
Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak
Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi