T Ü R K İ Y E ' N İ N    B İ R İ K İ M İ
Y A Z A R L A R 25 KASIM 2005 CUMA
  Ana Sayfa
  Gündem
  Politika
  Ekonomi
  Dünya
  Aktüel
  Spor
  Yazarlar
  Televizyon
  Sağlık
  Karikatür
  Bugünkü Yeni Şafak
 
  657'liler Ailesi
  Bilişim
  Çalışanın Sesi
  Diziler
  Düşünce Gündemi
  Kültür-Sanat
  Nar-ı Beyza
  Okur Sözcüsü
  Röportaj
  Sinema
  Yemek
  Zamanda Yolculuk
 
  Bize Yazın
  Abone Formu
  Temsilcilikler
  Reklam
  Künye
 
  Arşiv

  Yeni Şafak'ta Ara
 

Yusuf KAPLAN

Gönül aydınlığı

Biz Türkiyelilerin "göz"ü dışarıya (Türkiye dışına, örneğin batı'ya, tüm dünyaya) kapalı; kapalı tutulmaya çalışılıyor. Ama "gönlü"müz tüm dünyalara açık.

Türkiye'nin sözümona Batılılaşma sürecine girdirildiği bir zaman diliminde, özendiğimiz, platonik aşk ilişkileri kurduğumuz Avrupa'yla/Batı dünyasıyla da toplumun handiyse tüm ilişkileri dondurulmuş. Batı'ya açıldığını sanan Türkiye'nin elitleri, topluma Batının da kapılarını kapamışlar. Evet, batı kültürünün, düşüncesinin, sanatının yeni dönüşümler geçirdiği, dinamizmler kazandığı bir zaman diliminde Batılılaşma iddiasıyla Osmanlı'nın temel misyonunun dayandığı iddialardan vazgeçen Osmanlı sonrası elitleri, toplumu, hem kendi dünyasına, hem Batıya ve tüm dünyaya kapatıyorlar!

Kendi ben'ini, ben-idraki'ni besleyen, tanımlayan, canlı ve hayatta tutan hemen her şeyi baştan silip süpürmeye çalışan bir komitacılar grubu, ülkede siyasi, ekonomik ve kültürel iktidar aygıtlarına tam olarak yerleştiklerine hükmetmeye başladıkları vakit, sadece toplumun dinamiklerini, birikimini, engin deneyimini ve hafızasını yok saymakla ve yok etmeye çalışmakla kalmıyorlar, toplumu "tek kıblemiz" haline getirdikleri Avrupa'ya/Batı'ya da açmamak için yoğun çaba gösteriyorlar.

Bu durumu, "bizde değişimin temel aktörü ve müteharriki sadece devlet olagelmiştir" diyerek açıklamak bana pek inandırıcı gibi gelmiyor. Osmanlı'ya gönderme yaparak "devlet, dün de her şeyi belirliyordu, bugün de" şeklinde bir sonuç, analojik/kıyaslama olarak yanlış. Bir kere Osmanlı'daki "devlet ana", ne olmuşsa olmuş "cinsiyet" değiştirerek "devlet baba"ya dönüşüvermiş. Bu önemli farklılığı atlayarak yapılan analizler, sanki topu taca atmak (sorumluluk alanından çıkarak, muhtemel suçlamaları üstlenme zahmetinden kurtulmak) gibi geliyor bana.

Osmanlı ile Osmanlı sonrası dönemde devlet-toplum ilişkileri belki taban tabana zıt olmasa bile oldukça farklı bir görünüm arzediyor: Osmanlı, -Kemal Tahir usta'nın o imaginatif metaforuyla- Kerim bir devlet. Yani kerem eden, ikram ve izzette bulunan bir devlet.

Bizim gözlerimizi dışarı kapatmamıza neden olan saik, Osmanlı dönemine kadar Avrupalıları önemsemeyişimiz, küçümseyişimizden; Cumhuriyet döneminde ise gereğinden fazla önemseyerek gözümüzde fazlasıyla büyütmemizden kaynaklanıyor. Mercek mi dayanır buna!

Bizzat Osmanlı yaşarken başlayan Osmanlı sonrası dönem, bizim paradigmalarımızı yitirmeye başladığımız, yeniden icat etmekte zorlandığımız bir dönem. Osmanlı sonrası dönemin elitleri ve ülkeye vaziyet eden söylemi, paradigmanın kesinkes bittiğine hükmediyor ve paradigma'ya hayatiyet kazandırmaya giden muhtemel tüm yolları tıkıyor: Gören gözlerimiz görmez oluyor.

Gözü kapalı yapılan şeylere gönlümüz razı değil ve olmuyor da. Gönlümüz alabildiğine açık. Gönlümüz yani kalp gözümüz. Kişioğlu olarak yüklendiği sorumluluğu en nezih ve temiz yöntemlerle yerine getirmek için çırpınıp durmuş bir milletin kalp gözü muhakkak ki açık olacak. Gözümüzün duyargaları körelirken, gönlümüzün pergelleri alabildiğine açılıyor. Ne de olsa gönül bu. Tehlike teşkil edecek fiziksel bir varlık emaresi göstermiyor hani.

Müslümanlar olarak bütün bir dünyaya açılmak istiyoruz. Ama nafile. Hamuru müslümanlıkla yoğurulmuş bu müslüman memlekette gözlerimizi kapatarak, görüş alanımızı zoraki olarak daraltmaya çalışarak, çok istememize rağmen mekteplerden bile içeri almayarak yaptıkları işi marifet sananlar, gözlerinin de gönüllerinin de fena halde kapalı olduğunu ne zaman idrak edecekler acaba?

Göz kapatılabilir. Ama gönül asla. Gözü kapatma girişimleri, gönlün (o yeri ve zamanı geldiğinde gözün gözü olmak için yanıp tutuşan gizil gücün) daha bir aydınlanmasına, duyarlılığının daha bir derinleşmesine, o "içerde"oluşan aydınlığın "dışarı"yı da aydınlatmaya başlamasına imkan tanıyacaktır.

Geri dön   Mesaj gönder   Yazdır   Yukarı


ALPORT Trabzon Liman İşletmeciliği

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Aktüel | Spor | Yazarlar
Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak
Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi