T Ü R K İ Y E ' N İ N    B İ R İ K İ M İ
R Ö P O R T A J 22 KASIM 2005 SALI
  Ana Sayfa
  Gündem
  Politika
  Ekonomi
  Dünya
  Aktüel
  Spor
  Yazarlar
  Televizyon
  Sağlık
  Karikatür
  Bugünkü Yeni Şafak
 
  657'liler Ailesi
  Bilişim
  Çalışanın Sesi
  Diziler
  Düşünce Gündemi
  Hayat
  Kültür-Sanat
  Nar-ı Beyza
  Okur Sözcüsü
  Röportaj
  Sinema
  Yemek
  Zamanda Yolculuk
 
  Bize Yazın
  Abone Formu
  Temsilcilikler
  Reklam
  Künye
 
  Arşiv

  Yeni Şafak'ta Ara
 

Hal bu ki
Fadime ÖZKAN

Din fikrinden hoşlanıyorum

Yazarken yazdığım olurum diyen Ahmet Altan, bir duygu olarak inandığı 'Tanrı'nın çok sevecen ve affetmeye yatkın olduğunu söylüyor.

Bu ülkede yaşayıp da Ahmet Altan'ı tanımayan yoktur herhalde. Hem romancı, denemeci, gazeteci kimliği ile hem de 'Altan Ailesi'nin bir ferdi olarak. (Malumun ilanıdır: Babası gazeteci, yazar, eski milletvekili Çetin Altan'dır; kardeşi iktisat profesörü, gazeteci, ikinci Cumhuriyetçi Mehmet Altan. Bir de gazeteci kızı var: Sanem Altan.)

Ben Ahmet Altan'ı ilk kez, özel televizyonların yayına başladığı yıllarda Pazar sabahları Star'da canlı olarak yayınlanan Kırmızı Koltuk adlı televizyon programında tanıdım. (İhtimaldir: Yaşıtım olan pek çok kişi gibi.) Gerilimin ekranlardan salonlarımıza yayıldığı bu programda, Neşe Düzel ile gündemdeki kişilere öyle can alıcı sorular sorar ve muhataplarını öyle bir noktada bırakırlardı ki, cevabı alınmayan soru neredeyse kalmazdı. Cevabı alınamasa bile sorulan her soru zihin açardı. Sonra kitaplarıyla tanıştım, gazete yazılarını okudum. Yazılarından dolayı yargılandığı yıllara tanıklık ettim.

5 yüz bin gibi rekor sayıda basılan ve iki ay gibi kısa bir sürede tamamı satılan son romanı En Uzun Gece'yi okuduktan sonra da bunu vesile edip hem tanışmaya, hem konuşmaya Göztepe'deki evine gittim. Şeyh dedesinden miras kalan hatların gölgesinde yaptığımız bu röportajda Ahmet Altan'ın Tanrı ve din, edebiyat ve günah üzerine düşüncelerini bulacaksınız.

Roman kahramanlarınız birbirine çok fazla benzemiyor mu? Hepsi seçkin, Batılı, kentli, iyi eğitimli, yüksek gelirli ve incelmiş insanlar.

Hayır. Ben farklı insanları da anlattım. İsyan Günlerinde Aşk'ta dindar bir insanı anlattım mesela. Kaldı ki dindarlar arasında da çok sığ olanlar da var, çok derin olanlar da. Tasavvufla ilgilenmiş dindarla hiç ilgilenmemiş arasında duygusal anlamda da, dini ve Allah'ı anlama, sevabı ve günahı algılama biçiminde de büyük farklar var. Ben şeyhi çok hoşlanarak yazdım. Din adamını yazmayı severim çünkü, Allah'la ilişkisinde sevgiyi korkunun önüne koymuş, tasavvuftan haberdar biri çok ilgimi çeker.

Dindar kesim sizi okuyor. Siz dindar kesimin edebiyatçılarını takip edebiliyor musunuz?

İyi şairleri olduğunu biliyorum, mutlaka iyi yazarları da vardır. Dinle edebiyat arasında çok ilginç bir bağ var. Önyargılı bakmak istemem ama dindar kesimin günaha karşı tavrı edebiyatı öldürücü bir tavır.

DİNDARLAR GÜNAHI REDDEDİYOR

Edebiyatçılar açısından mı söylüyorsunuz?

Siyasetçisi, yazarları, gazetecileri, din adamları ile dindar kesime bir bütün olarak baktığımızda bunu görüyorum. Dinin günahı reddettiğini hiç sanmıyorum. Günaha karşı hazırlıklı olunmasını, korunulmasını söyler din.

Elbette, tövbe müessesesi bu yüzden vardır.

Çünkü günah vardır. Dindar kesimin büyük kesimi günahı reddediyor. Günahtan bahsedildiğinde kendini hakarete uğramış gibi hissediyor. Günah hem hayatın, hem dinin içinde var. Hayatın ve dinin içinde olan bir şeyi edebiyatın içinden çıkartırsanız edebiyatı öldürürsünüz. Dindar kesimin günah konusunda böyle bir problemi var. Cinsellik konusunda da öyle. Bu, bir hukukçunun suçu reddetmesi gibi bir şey. Hukukçu suçu görür, cezasının ne olduğunu söyler. Suç yoktur demez. Bir insanın dindar olması ve günahtan korkması günahı ortadan kaldırmaz. Günahı reddetmek hayatı bütünüyle anlamayı engeller.

YAZARKEN TANRI GİBİ OLMALI

Yazan, kahramanlarına kaderler tayin eder, kendinde bir çeşit kudret vehmeder. Siz de 'tanrı figürü'nden çok bahsediyor, O'nunla barışık olduğunuzu söylüyorsunuz. Gerçek kudret sahibiyle yazarlık kudreti arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz?

İnsanların yarattıkları Tanrının yarattıklarından daha uzun yaşıyor. Hiçbir insan dört yüzyıl yaşayamaz, oysa Shakespeare'in Hamlet'i dört yüzyıldır yaşıyor. Bu sistem içinde baktığımızda Tanrının yarattıklarından daha uzun yaşayanları yaratan insanlar, Tanrı tarafından yaratılmış olanlar. Ben onların yaptıklarının kendi dünyaları içinde bir tür küçük Tanrı yansımaları olduğunu düşünüyorum. Yazarken de bir Tanrı gibi olmak gerek. Kitabın her yerinde ve hiçbir yerinde. Var ama görünmez.

Peki ya kader tayin etmede?

Kader hayatın içinde nasılsa romanın içinde de öyledir. Kahramanını yaratırsın ama sonra onun da -tıpkı insan gibi- kendi özgürlük alanı vardır. İnsanın her adımı Tanrı tarafından belirlenmemiştir. İnsanların seçme şansı olmasaydı günah ve sevap olmazdı. Günahı insanı yaratan yaratmıştır. Yazar da kahramanı-na -bilinçli olmasa da- bu özgürlüğü tanır.

BENİM TANRIM ÇOK SEVECEN

Sizi Tanrıya yaklaştıran bir şey mi bu?

Ben inançsız bir insanım ama Tanrı ve din fikrinden hoşlanırım. Bu hayatımda var ama inanmıyorum.

İnanmadığınız şey hayatınızda niye var?

Bunun cevabını tam olarak bilmiyorum. Burada çelişkili bir durum var. Şöyle anlatayım: Düşünce düzeyinde inançlı değilim ama duygularım bir yaratıcı olma fikrinden hoşlanıyor. Duygularım, annemin öldükten sonra da bana yukarılardan baktığını düşünmemi ve buna inanmamı seviyor. Ama dindarlar kendi Tanrıları konusunda çok kıskançlar. Benim Tanrı fikrim dindarların Tanrı fikriyle tam örtüşmeyebilir.

Sizin Tanrı fikriniz nedir tam olarak?

Benimki çok sevecen, affetmeye yatkın bir Tanrı, çatık kaşlı değil. Eğer o varsa ve beni yarattıysa onunla bir ilişkimiz var demektir. O'nun en temel fikri bence şudur: Başka bir insan için kötülük düşünüyor mu? Ben insanlar için kötülük düşünmüyorum. Bir dindar bana şunu sevecen bir şekilde söyleyebilir: 'Bunu yapma, çok canın yanar.' Ben de derim ki 'Sağ ol.' İnsanlar günah ve günahın cezası konusunda kendilerini Tanrı yerine koyuyorsa, ben onların dindarlıkları konusunda kuşkuya düşerim. Gerçek dindarlar da bu olmaz zaten. Öbür türlüsü böbürlenmeye girer.

Kutsal kitapların ilgilendiğiyle edebiyat da ilgilenir

Din, inananlara böbürlenmemeyi öğütlüyor zaten.

Kimseye kötülük yapmayan, benim gibi inançsızlara dostça davranan dindarlarla da karşılaştım. Onlara minnettar kaldım. Onların dinini sevdim. Kendini Tanrı gibi hisseden ve beni korkutmaya çalışan dindarlardan hoşlanmadım. İnanan ve özgür bir insan da günah işleyebilir. İnançsız için günah kavramı yoktur ki! Dindarlar bunun söylenmesini bile istemiyorlar. Ama bu var. İnsanı Tanrı'nın yarattığının dışında algılamak da Tanrı'ya karşı gelmektir. Yasaklanan her şey bizde var. Zina yasak ama cinselliğimiz var. Aç gözlülüğümüz, bencilliğimiz, kıskançlığımız var. Bunlar yokmuş gibi farz edersen kendini sakatlarsın.

Din bu duyguları yok saymıyor, aksine insanın bu duyguların üstesinden gelmesini istiyor.

O başka bir şey, bu duygular yok demek başka bir şey. Bu temel çelişki ve insanın bunların üstesinden gelmek için verdiği mücadele edebiyatın ana konularından biri.

Romanlarınızda 'aldatma' olgusu bunun için mi var?

Musa'nın On Emir'inden birisi 'zina etmeyin'dir. 3 bin yıllıktır. Aynı yasak Hıristiyanlıkta da var. 2 bin yıllık. Müslümanlıkta da var. 1400 yıllık. Bütün dinler bunu yasaklıyor çünkü; var. Var olmayan bir şey neden yasaklansın? Din ile edebiyat burada birbirine benziyor. Musa bunu yasaklayarak söz ediyor, ben bunun nasıl olduğunu anlatarak söz ediyorum. Edebiyatın kutsal kitapların ilgilendiği bir olguyla ilgilenmemesi mümkün değil çünkü bu var, hem de kutsal kitaplarda var. Bir insanın bu günahı işledikten sonra vicdan azaplarını, Tanrı korkularını, kendisiyle hesaplaşmalarını nasıl yaşadığını anlatıyorum ben.

Kadınlar çok daha iyi soru soruyor

Bu röportaja hazırlanırken sizinle daha önce yapılmış röportajlara baktım. Kısa genel sorular ve uzun ayrıntılı cevaplardan oluşmuş röportajlardı bunlar. Röportaj tam sayfa girmiş olsa bile 5-6 soru ancak sorulmuş. Soruları soranlar araya pek girmemişler. Gizli bir hakimiyet kurmuşsunuz sanki röportaj yapanların üzerinde.

Böyle bir iktidar ilişkisi kurulduğuna inanmıyorum. Bu, röportajı yapanların tercihi olsa gerek. Anlattıklarım soru soranlar için ilginç demek ki kesmiyorlar ama bunu ben demiyorum onlara.

Röportajcıların genelde kadın, kadınların da çoklukla size hayran olmasıyla ilgili olabilir mi?

Nedenini bilmiyorum ama medyada röportaj alanı genelde kadınların hakim olduğu bir alan.

'Kadınları iyi tanıyan' bir yazar olarak söyler misiniz; neden böyle?

Bilmiyorum belki de, onlar daha iyi soru sordukları içindir. Kadınlar daha meraklı ve sorgulayıcılar çünkü.

Bana yazdırıldığını hissediyorum

Nasıl yazdım bilmiyorum, diyorsunuz. Yazan değil, yazdırılan anlamında...

Ben kendimi böyle hissediyorum. Birinin bana yazdırdığını düşünüyorum. Yazarken bana çok değerli gelen bir önemsizleşme hissediyorum.

Seçilmişlik duygusu da yaşıyor musunuz?

Böyle söylemek kendimi çok önemsemek olur. Ancak biri bana yazdırıyor gibi hissettiğimde iyi yazdığımı düşünüyorum. Yazma işinde bir alet haline dönüştüğümü düşünüyorum.

Ben yazarken yazdığım olurum

Bu yazarı pasifleştirmiyor mu? Roman aynı zamanda kurgulanan, hesaplanan, bir metin değil midir?

Romanın bir mimarisi vardır. Yazmaya başlamadan önce bunu zihninizde kurarsınız. Benim için düşüncemin devreye girdiği yer, romanın ilk aklımda şekillendiği yerdir. Sonra onu bırakırım. Romanda düşünceden korkarım. Akılla yazılan çok iyi romanlar da vardır ama ben aklın romanı bozabileceğini düşünürüm. Duyguların düşünceyle yazılabileceğine inanmam.

Oradaki hareket noktası şu mudur: 'Ben olsam şöyle hissederdim.'

Bu bir düşüncedir. Ben yazarken, yazdığım olurum. Olmazsam yazamam. İyi romancı yazdığı karakter olabilendir. Bu, işin özü. Bir de zanaat kısmı var. Mesela Dostoyevski de zanaatkarlık azdır ama sanatçılık çok kuvvetlidir.


  DİĞER BÖLÜMLER
  • 2. Bölüm : Ben sadece aşkı anlatmıyorum ki
  • Geri dön   Yazdır   Yukarı


    ALPORT Trabzon Liman İşletmeciliği

    Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Aktüel | Spor | Yazarlar
    Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın
    Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak
    Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi