|
T Ü R K İ Y E ' N İ N B İ R İ K İ M İ |
||
![]() | ||
| Y A Z A R L A R | 29 KASIM 2005 SALI | ||
|
|
"Saray kavgaları"ndan kaynaklanan "rejim krizleri", rant mücadelelerinden üreyen "siyasi karar ve meşruiyet tartışmaları" gündemi bıktırırcasına işgal etse de, Türkiye'nin daha "derin sorunlar"ı var. Bu derin sorunların hemen tümü topluma, doğrusu toplumsal bütünlüğe ilişkin sorunlardır… Kürt ve tesettür sorunu… Bu tür sorunlar sadece bir hak ve özgürlük meselesinden ibadet değildir. Yaşanmışlıklarla, ürettikleri sosyo-psikolojik travmalarla, yol açtıkları kültürel ve siyasal yırtılmalarla dev bagajlar taşırlar, nerede ve nasıl patlayacakları belli olmayan yanardağları andırırlar. Türk toplumunun en önemli zaaflarından birisi, bu sorunları tek boyutlu algılamaktır. Ve genellikle "bu tek boyut ne yazık ki siyasi boyut"tur. Bu ciddi sıkıntı Türk siyasal kültürünün aşırı siyasallaşmış, somutçu ve faydacı niteliğinden ileri gelir. Ekonomik, sosyolojik, psikolojik her meseleyi siyaset içinde ve siyaset için algılamak, hatta yerel ya da ulusal siyasetle yetinmeyip uluslararası güç ilişkileriyle, sıkça tezgahlar arayarak değerlendirmek, bir zaaf, bir sıkıntı değilse nedir? Örnek mi? İşte Kürt sorunu… Bu sorun Türkiye'yi her yönüyle altan alta oyar hale geldi. Ve hakim anlayış sorunu hâlâ sadece bir terör ve asayiş meselesi olarak görüyor. Bir başka hakim anlayış ise sorunun sadece milliyetçi yüzünü fark ediyor. Cephenin diğer tarafı, Kürt tarafı da benzer eğilimde: Yaşanan insani, kültürel, ekonomik sorunlar, çözüm bekleyen kent ve bölge meseleleri, siyasi bir zarfa tıkılmış halde bekliyor ve öyle okunuyor. Kürt sorunu elbet her şeyden önce yirmi yıllık bir terör ya da çatışma demek… Ancak bu 20 yılın bugüne taşıdıkları ne olacak? Yüz binlerce insan bu çatışma döneminde yaşadıkları yerden uzaklaştı ya da uzaklaştırıldı. Ve bu kitlesel göç karşımıza yepyeni bir doku çıkardı. Nasıl? Önce Güneydoğu'da Diyarbakır gibi büyük kentler doldu taştı, nüfusları beş katına çıktı. Bu kentlerde binlerce çocuk mendil, sakız satarak ailelerini geçindirir duruma düştü. Çocuk fuhuşu başladı. Aile değerleri, akrabalık sistemleri, hiyerarşiler yerinden oynadı. Bu alt üst oluş bugün hem o bölgeyi hem Türkiye'yi tehdit eder hale geldi ve önlem alınmazsa bu tehdit daha da büyüyecek. Ardından Güneydoğu'da kırsal alan kendi haline terk edildi. Meralar yok, hayvancılık yok, tarım alanlarının bir kısmı mayın dolu, bir kısmı ise korucular tarafından işgal edilmiş halde. Korucular ve diğerleri iki büyük toplumsal tabaka haline geldiler. Birinin arkasında devlet var, diğerinin arkasında PKK… Bu koşullarda devlet ve halk arasındaki güvensizlik terörün zirvede olduğu 90'lı yılları aratmaz halde. En nihayet kitlesel göç, eski göç tipinden, kişilerin tek tek gelip, geldikleri yere entegre olduğu modelden farklı bir yapı yarattı. Kürtlerin Batı'da, özellikle sahil şeridinde öbek öbek toplu oturdukları "sosyal gettolar" üretti. Adana, Mersin, İzmir, Ayvalık, Trakya "potansiyel etnik gerginlik alanları" haline dönüştü. Bugün bu sorunlar ve oluştukları mekanlar en ufak bir tahrikte ya da akılsız bir girişimde patlamaya hazır bombalar gibi… Dahası bugün bu sorunların çözülmesi Kürt sorununun çözülmesinden daha zor halde, beteri bugünden sonra büyük ölçüde Kürt soruna endeksli durumda… Nitekim önceki gün Mersin'de ilk bakışta sıradan ama aslı vahim bir gelişme yaşandı. Çocuklar birbirini taşladı. Vatandaş, siyasetçi, düşünür, yazar, bilge, polis, milliyetçi, vs… Herkes aklını başına alsın, önce düşünmeyi öğrensin…
|
![]()
| ||||||||||||||||
|
Ana Sayfa |
Gündem |
Politika |
Ekonomi |
Dünya |
Aktüel |
Spor |
Yazarlar Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın |
| Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi |